Ağustos 2013 ~ Tarihi ve Turistik Yerler

Türkiyenin Doğal Güzelliklerini Keşfedin

Türkiyenin gezilecek ve görülecek yerlerini öğrenin , keşfedin , gezin ve bizi hep takip edin. Bizi sosyal ortamlarda takip edebilir veya abone olabilirsiniz.

Sizde Bir Bilgi Ekleyin

Sizde sistemimize kendi yaşadığınız yada gezdiğini ve görmek istediğiniz yerleri yollayabilir ve bildirebilirsiniz bunun için bize iletişim bölümünden ya da bilgi ekle bölümünden ulaşabililirsiniz.

Tekrar Ziyaret Etmeniniz Dileğiyle

Bizi her zaman takip edin, içeriklerimiz günceldir ve sitemiz kullanıcı dostudur. Her görüşlerinizi değerlendirmekteyiz.

Sizde Sitemizde Yazar Olabilirsiniz

Sitemizde yazar olmak isteyen kullanıcılar lütfen bizimle iletişim bölümünden irtibata geçin. KoLoNBo@gmail.com

Bayburt Demirözü Tarihi Yerleri Eseleri Ve Coğrafi Tanımı


İlçemizin Tarihi
Yörenin bilinen en eski halkı İ.Ö. 1500’lerde yaşayan Azizi ve Ayyaşlardır. Yapılan araştırmalarda elde edilen bilgiler İ.Ö. 3000-2000 arasında tarihlenen ilk Tunç Çağının İlçeye bağlı Bayrampaşa Köyünün batısındaki evcikler tepesi Höyüğü ve Gökçedere Kasabası içindeki (Pulur) Höyüğü ilk tunç çağına ait çanak çömlek buluntuları ile önem kazanmıştır. Katman kesitlerinde rastlanan karbon ve kül dokuları, İlk Tunç çağında Pulur Höyüğünün bir yangın geçirdiğini ortaya koymaktadır. Daha sonraki katmanlardan elde edilen çanak çömlek buluntuları ise buradaki yerleşin İ.Ö. 1000’de de sürdüğünü göstermektedir.

Yörenin Urartu, Kimler, İskitler, Med, Pers, Pontus, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu ve Osmanlı idaresi altına girdiği bilinmektedir. Osmanlı döneminde yörede Müslüman, Ermeni ve Rum halklarının yaşadığı Osmanlı kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Yörenin 1410’da Karakoyunluların, 1467’de Akkoyunluların egemenliği altına girdiği bilinmekte olup, 1473’de Fatih Sultan Mehmet’in Otlukbeli Savaşının geçtiği alanın büyük bir bölümü ve Akkoyunluların mekânı Demirözü İlçesi sınırları içerisindedir.

Osmanlı döneminde yörede Müslüman, Ermeni ve Rum halkların birlikte yaşadığı Osmanlı kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet kurulmasından önce bucak merkezi olan ilçe, 1968 yılında Belediye teşkilatına kavuşmuş, 4 Temmuz 1987 gün ve 19507 sayılı resmi gazetede yayınlanan 3392 kanunla ilçe olmuştur.

Coğrafi Yapısı
Demirözü İlçesi 39-50 Kuzey enlem, 39-51 Doğu boylamda olup,  Bayburt Merkez Gümüşhane (Köse-Kelkit) ve Erzincan (Çayırlı-Otlukbeli) İlleri ile çevrilidir. Doğu Karadeniz Bölgesinde yer almaktadır. Rakım 1680 m dir. Yüzölçümü 520 Km2 dır. İlçenin çevresi birbirine çok yakın tepeciklerden oluşmaktadır. En yüksek tepeleri Otlukbeli tepesi (2485 Metre) ve Pulur Dağı (2185 Metre) dır.

İlçede sıcaklığın düşük, yağışın az oluşu nedeniyle doğal örtü zengin değildir. Dağınık şekilde ağaç ve ağaçlıklar vardır. İlçenin yüksek olan yerlerinde ise doğal örtüyü çayır otları oluşturmaktadır. İlçede Yakup abdal, Petekli, Elmalı, Kalecik, Serenli ve Kavaklı köyleri ile Gökçelere Beldesinde ormanlık alanlar bulunmakta ise de bu alanlar çok dar bir alanda ve yetersiz vaziyettedir.

Yer altı kaynak suları bakımından da fakir olan İlçede Beşpınar (Lori) deresi ile Gökçelere (Pulur) deresi akarsu olarak bulunmaktadır. 1996 yılında temeli atılan Demirözü sulama Barajı bittiğinde İlçenin bitki örtüsünde ve ikliminde büyük ölçüde değişikliklere sebep olacaktır.


Kaynak:http://www.demirozu.bel.tr/?page_id=90

Bayburt Aydıntepe Tarihi Yerleri Eseleri Ve Turizm Mekanlari Coğrafi Yapısı



Mevcut kaynaklara göre ilçenin yerleşim merkezi olarak kuruluşu Bayburt kadar eskidir. Aydıntepe ilçesinin bulunduğu bölge tarihin çeşitli dönemlerinde bir çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Yörenin bilinen en eski sakinleri Haldilerdir. Hitit kaynaklarında Bayburttan Dukamma adı ile bahsedilmiş olması M.Ö.3000-2500 yılları arasında Aydıntepe ve çevresinin Hititlerin egemenliğinde bulunduğunu göstermektedir. Aydıntepe ve yöresinde Urartular,iskitler,Romalilar,Persler ve Bizanslilar hüküm sürmüşlerdir.

Yöre 1071 Malazgirt Zaferiyle Türklerin eline geçmiş,1072 -1202 yılları arasında bazen Saltukluların bazen de Danişmendlilerin hakimiyetinde kalmıştır. 1202 yılında Selçuklular Saltuklu Devletine son verince Bayburt ve çevresini de ele geçirmilerdir. Yöre bir süre İlhanlıların, Akkoyunluların ve Safevilerin denetiminde kalmış, 1514 Çaldıran Savaşından sonra Osmanlıların hakimiyetine girmiştir. 1916-1918 yılları arasında Rus işgali ve Ermeni zulmüne maruz kalan bölge 21 Şubat 1918de işgal kuvvetlerinin yöreyi terk etmeleri sonucu tekrar Türk egemenliğine geçmiştir.

Osmanlılar döneminde Hart ismiyle Bayburt kazasına bağlı bir nahiye olarak varlığını sürdüren Aydıntepe, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Bucak merkezi olmuştur. 1957 yılında nüfusu göz önüne alınarak Belediye teşkilatı kurulmuş ve adı Aydıntepe olarak Türkçeleştirilmiştir. 1987 yılında 3392 sayılı Kanun ile ilçe olan Aydıntepe, önce Gümüşhane iline, 1989 yilinda çıkarılan 3578 sayılı Kanun ile İl olan Bayburta başlanmıştır. ilçede Kaymakamlık teşkilatı 09.06.1988 tarihinde oluşturulmuştur .

1828-1829 OSMALI RUS SAVAŞINDA  BAYBURT SAVAŞLARI VE AYDINTEPE ( HART ) DİRENİŞİ

Ruslar Erzurum u işgal ettikten sonra  bir hareket üssü gibi kullanarak Bayburt yolu ile Trabzon üzerine yürümesi beklendiinden o bölgeyi iyi tanıyan ve askeri bilgisi Trabzon Valisi Osman Paşanın Salih Paşanın yerine doğu komutanlığına atanması  bundan sonra devam edecek olan savaşların Türklerin lehine  sonuçlanması amacına dayanıyordu.

Bu atamadan sonra Osman paşa iyi yetişmiş  6000 erle Trabzon dan  Gümüşhane ye doğru yola çıktı General Kont Paskewich temmuz ayının ortalarına doğru  Tuğgeneral  burdzof u iki piyade taburu altı adet top bir adet kazak müfrezesi ve Rus  Müslümanlarından oluşan milis kuvvetleri  ile temmuz başında Erzurum dan  Bayburt u ele geçirmek için görevlendirilmişti Kop geçidi başarıyla geçildikten sonra Bayburt a yaklaşıncaya kadar herhangi bir direnme ile karşılaşılmadı  (Bu durum Osmanlı Devletinin Doğu cephesi ile ilgili bir savunma planının bulunmadığına delalet eder zira Kop Dağından iyi savunma hattı nerede kurulabilirdi .) Tarlalarındaki köylüler bir yandan işleri ile ilgilenirken bir yandan da endişeli gözlerle Rus ilerleyişini  izlemekte idiler.

Trabzon – Erzurum yolunun korunmasında görevli olan Doğu Başkomutanlığına bağlı karakollar yerlerini bırakarak Bayburt ve Vavuk Dağına doğru çeilmişlerdir.

General Burdzof  13 Temmuz 1829 günü süratle ilerlemesine devam ederek Bayburt a girdi . İlk iş olarak Bayburt kalesini kendi amaçları doğrultusunda yeniden savunma düzenleri alarak bir üs haline getirdi . Bayburt bu suretle ilk olarak Rus işgaline uğruyordu. (13 Temmuz 1829)

Aynı tarihte Osmanlı kuvvetlerinin Aydıntepe ( Hart ) ovasında toplandığı haberi geldi . Doğu Başkomutanı Osman paşa 6000 erden oluşan piyade ve süvari kuvvetleri  ile Gümüşhane – Bayburt yolunu  korumak amacı ile bölgede hazırlanmaya başladı.

Bayburt un işgali üzerine yardıma koşan Of ve Sürmeneli milisler düşman işgaline uğrayan Bayburt halkı ile birlikte Aydıntepe (hart ) ye kadar olan bölgeleri kontrolleri altına aldılar.

General Burdzof  Türk kuvvetlerini ilerden karşılamak amacı ile iki bölük kadar bir kuvveti şehirde bırakarak kalan kuvvetleri ile (5000 piyade 6000 süvari ) Aydıntepe ( Hart ) ovasına doğru hareket etti .

30 Temmuz 1829 tarihinde her iki taraf kuvvetleri  birbiri ile temas sağladıktan sonra karşılıklı taarruz başladı. Savaş devam ederken Türk milis kuvvetleri önce Aydıntepe  ( Hart ) bucağına kadar çekildiler.Ruslar yakın bir takiple Türklerle arayı açmak istemiyorlardı .

Askeri tarihlere pek geçmemiş olmakla beraber Aydıntepe ( Hart ) ovasının Çoruh nehrine kavuşan dere ve çayların daha önce yerli halkın üstün gayretleri ile bentler yapılarak kapatılması sonucunda su şişirmeleri meydana gelmiş ve ovanın büyük bir kısmı bataklıklarla kaplanmıştır .

Kendi kısır olanakları içinde Bayburt halkının Of ve Sürmeneli yiğitlerle birlikte düzenli Rus kuvvetleri ile yaptıkları bu savaş bu gün en çağdaş orduların bile başa çıkamadıkları bir gerilla savaşı niteliğini taşımaktadır . Belkide anadoluda ilk defa yapay bir engel bu şekilde oluşturularak bir ovada yapılan ilk ve tek savunma budur. Bu açıdan bakıldığında olay son derece önemlidir. Rusların bu küçük Osmanlı birlikleri karşısında yenilgiyi kabullenerek Bayburt a çekilmeleri üzerine Türk milislerinin önderlerinden Mercimek Oğlu Ali Bey kuvvetlerini dağlık bölgeye çekmiş fakat Hacı Osman Efendi emrindeki kuvvetlerle bulundukları mevzide sonuna kadar savaşa devam etmişlerdir.

Rusların giriştikleri ikinci bir taarruzda başta Hacı Osman efendi olmak üzere birçok Of Sürmene ve Bayburtlu yiğitler şehit edilmişlerdir.Hacı Osman Efendinin mezarı Aydıntepe İlçesinin Merkez camii avlusundadır.Mezar taşına kendisinin bu savaşta şehit olduğu ve Bayburt un kültür hayatında adını duyurmuş bir bilgin bir insan olduğu yazılmıştır.General Burdzof  30 Temmuz 1829 günü Aydıntepe (hart ) bölgesine çekilmekte olan Türk kuvvetlerini takip ederken yaralandı ve bir gün sonrada öldü . Nihayet Ruslar yenilerek Bayburt a çekilmeye ve burada da duramayarak daha güneye doğru çekilmeye mecbur oldular . Bu savaşlarda General Burdzof dahil olmak üzere Ruslar 18 Subay 300 er kaybetmişlerdir.

Özellikle General Burdzofun ölümü büyük bir üzüntüye ve moral bozukluğuna sebep olduğunu bu savaşlar sırasında Erzurum da bulunan ünlü Rus şairi ve yazarı Alexsandre  Puşkin Erzurum yolculuğu adlı kitabında konu etmiştir.Bu kitap Bayburt tan bahsetmese de  bu savaşla ilgili gerçeğe yakın bilgiler içermektedir.

General Burdzof un ölüm haberini alan kont paskevich  1 Ağustos 1829 günü Tuğ General Moraviyef i kuvvetleri ile  ve daha sonrada 3 Ağustos 1829 ordunun büyük bir kısmını Bayburt a doğru harekete geçirdi . Niyeti önce Bayburttaki direnişi kırmak ve sonrada bu bölgedeki direnişi besleyen Trabzonu ele geçirmekti.

8 Ağustos 1829 da Aydıntepe (Hart ) Ovasındaki savaş yeniden başladı çok kanlı çarpışmalar oldu Rus Ordusu zaiyat vermeye devam etti.Ancak Türk kuvvetleri üstün Rus kuvvetleri karşısında tutunamayarak çekilmek zorunda kaldılar.

1828 – 1829 Osmanlı Rus harbine dair Şair Zihninin Sergüzeşt namesinden alınmıştır

HART DESTANI

Bayburt ‘ta yerleşti oturdu küffâr,

Çekti taburların ol dil-i bedkâr

Hart ‘ın ahvalinden oldu haberdâr

Seyr-eyle hikmet-i perverdigârı

Herkes camide namaz kılarken

Halikına niyaz , gâh naz ederken

El kaldırıp Hakk’a,niyaz ederken,

Gördülerki,Hart ‘a doldu küffâr

                                                Hacı Osman Efendi, Kutb-i zamane,

’’Ümmet-i Muhammet ‘‘ dedi bir yana

Seçilsin kıyanlar baş ile câna

Kim severse ol Hazret-i Cebbâr’ı

ŞEHİT HACI OSMAN EFENDİ

1828-29 Osmanlı Rus savaşında şehit düşmüştür.Rus kuvvetlerinin Bayburt”u işgali ile başlayan savaş sonrası,Rusların Aydıntepe(Hart) ye ilerlemesi sonucu Aydıntepe”de halk ayaklanmış ve Hacı Osman Efendi Türk kuvvetlerinin başına geçmiştir.Rus Kuvvetlerini durdurmak için Aydıntepe ovasını suyla doldurarak Rusların ilerlemesini durdurmuş ve Ruslara büyük zaiyatlar vermiştir.Ancak başka bir koldan gelen Ruslarla yapılan savaş sonucu şehit düşmüştür.

Aynı zamanda Tarihçi olan Hacı Osman efendi yüzlerce talebe yetiştirmiştir.İlçemiz de kendi adıyla anılan camiinin bahçesinde ve kendi yetiştirdiği müderrislerle birlikte yatmaktadır.

a)KÜLTÜR: İlçemizde genel olarak tipik Anadolu kültürü hakimdir. Halk genel olarak geleneksel değerlere, örf ve adetlere bağlıdır. Ataerkil aile yapısı egemen olup,  aile reisi otoriterdir. Ekonomik bağimsızlığını kazanan çekirdek aile sayısında değişen günümüz şartlarına göre artış görülmektedir.

b)TURİZM: İlçemizde genel olarak yayla turizmi ağırlıktadır. Temmuz ayında Bayburt İlinde yapılan Dede Korkut Şenlikleri çerçevesinde İlçemiz sınırlarında bulunan Soğanlı Dağındaki yayla şenlikleri yayla turizmini canlandırmaktadır.

c)ÇEVRE: İlçemizde sanayi olmadığından  sanayi kirliliğine dayalı kimyasal atık bulunmamaktadır. Tarım ve Hayvancılığa dayalı bir ekonomi olduğundan hayvansal artıklar nedeniyle köy ve şehir merkezinde sıkıntı yaşanmaktadır.

Bayburt İlinin iki ilçesinden biri olan Aydıntepe 40 derece 24 dakika kuzey enlemi,40 derece 10 dakika doğu boylamında olup,doğu ve güneyden İl Merkezi, kuzeyden Trabzon, batıdan Gümüshane illeriyle çevrilidir. Bayburt İl Merkezinin kuzeybatısında,kendi adı ile anılan ovanın kuzeyinde, Kuzey Anadolu sıradağlarının bir bölümünü oluşturan ve Trabzon ve Bayburt İllerinin doğal sınırını çizen Soğanlı Dağlarının ovayla birleştiği yamaçta kurulmuştur.

Deniz seviyesinden yüksekliği 1650 m ,yüzölçümü 473 km2 dır. (Yüzölçümüne göller dahil değildir.) Bayburt iline 24 km, Trabzon iline 180 km, Gümüşhane iline 80 km uzaklıktadır. ilçenin en önemli dağları olan Soğanlı Dağları, kara iklimin etkisi ve tahripler sonucu orman örtüsünden hemen hemen mahrumdur. Bu dağların en önemli özelliği yayla ve av turizmine elverişli olması, geniş otlaklarının bulunmasıdır. ilçenin doğal bitki örtüsü geç kuruyan mera,çayır ve bozkırdır. Doğu Anadolu ikliminin etkisi altında bulunan ilçemizde kışlar soğuk ve kar yağışlı, yazlar kurak ve sıcak geçer.

 BİTKİ ÖRTÜSÜ

2750 m. yüksekliğe sahip Soğanlı Dağlarının kuzey yamaçlarında Karadeniz ikliminin etkisi görülür. İlçenin belli başlı akarsuları Çoruh Nehrinin kollarını oluşturan küçük derelerdir. Aydıntepe ovasını ikiye ayırarak doğu-batı doğrultusunda uzanan Çoruh çayı Çoruh Nehrinin en büyük koludur. Ayrıca Çatıksu, Sorkunlu, Gümüşdamla ve Sırataşlar dereleri Çoruh Nehrinin havzasında yer alan önemli kaynaklardır. Bu derelerde yılın her mevsiminde su bulunur.

Ilkbahar ve Sonbaharda bu derelerin taşıdıkları su miktarı artar. ilçenin en önemli tarım alanı, yükseltisi 1450-1550 metreler arasında olan Aydıntepe Ovasıdır. Bunun dışında ovaya açılan dere boylarında tarıma elverişli küçük düzlükler bulunur. İlçemizde rüzgarlar Soğanlı Dağlarından Çoruh Nehri vadisine doğru eser ve yöre Balkar adı verilen rüzgarların etkisi altındadır. Ayrıca Aydıntepe Ovası doğudan esen rüzgarlara da açıktır.

Kaynak:http://www.aydintepe.bel.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=108&Itemid=606

Batman Sason Tarihi Yerleri Ve Eserleri

İLÇEMİZDE TURİZM

İlçemiz yerleşim yeri olarak köklü bir tarihe sahip olduğundan geçmişten kalan tarihi yapılara sahiptir. Eskilerden kalma kaleler, yerleşim yerleri, kiliseler kalıntıları ile ayakta kalmıştır. Ayrıca doğal yapısı nedeni ile dağcılık sporlarına da uygun bir çok alan mevcuttur. Bölgenin en yüksek dağlarından biri olan Mereto dağı  dağcılık için oldukça elverişli bir yapıya sahiptir.Vadileri ve doğal su kaynakları bakımından zengin olana ilçemizde; bir çok mesire ve piknik alanı mevcuttur. Bu alanlar serinlik ve bol yeşilliği ile insanları kendine çekmekte tatil günlerinde dolup taşmaktadır. Özellikle ilçe merkezinde “ Sevek çeşmesi “ doğal güzelliği ile büyüleyici bir ortama sahiptir. Bunun dışında Nabuhan çeşmesi , Hapyenk çeşmesi, Ağde çeşmesi bunlardan yalnızca birkaç tanesidir.
Geçmişte insanların Allaha şükürlerini sunmak için yaptıkları tören ; günümüzde bir gelenek haline gelmiş İlçe de inanç turizmi açısından bir potansiyel yaratmıştır. Erdemli Mahallesinde bulunan ve halk arasında Şehan adı verilen türbe başında geleneksel olarak her yıl Temmuz ayının son Perşembe gününde halk bir araya gelir kurbanlar keserek bu günü kutsal bir gün olarak kutlarlar. Bu günde ilçeden ayrılmış bir çok insan ilçeye gelerek bu güne katılırlar. Aynı günde Mereto dağının zirvesinde bulunan iki ayrı ziyarete de insanlar gider ve kurbanlar keserler.
Sağlık turizmi de ilçe de yerini bulmuştur. Yolüstü köyünde bulunan doğal maden suyu kaynağı Haziran ayından Ekim ayına kadar şifa arayan insanların umut kaynağı olmuştur. Özellikle böbrek hastaları yoğun olarak buraya gelmekte ve suyu içmektedir.
Sason İlçesinin Tarihçesi:


          Çağımızdan 2700 yıl önceleri, Batı Türkistan’dan çıkıp, Kafkasları aşarak Azerbeycan ve Anadolu’ya yapılan ve bir ucu Çin’e bir ucu da Batıda Kalkat Dağlarına dayanan sahaya(alana) İskitler hakim olmuşlardır. Sakalara vergi veren metyalı İran Şahı Kayaksar M.Ö.(633-584) Urmiye gölü kıyısında Sakalar Padişahı Afrasyap(Alper Tonga )ile boy beylerinin 625 yılı yazında bir ulu ziyafet vererek hile ile hepsini sarhoş ederek Geceleyin pusudaki askerleri ile Alper tonga ve Saka ulularını toptan kılıçtan geçirdi. Bunun sonucu olarak bahtsız kalan sakalar hazırlıklı İranlıların karşısında dayanamayıp, Aras ırmağı ile Çoruh boyunda tutuldular. Kuzeye çekilmeyen Sakalar da Van gölü güneyi ile küçük zapt suyu arasında ve Dicle kolundaki dağlık bölgede Kalarak İranlılara düşman ve ayrı bir beylik halinde yaşadılar.

Dicle Türklerinin Heradot Kesenefon Bitlis, Sancak bey Şerefhan ve Evliye Çelebi Kaynaklarından süzülen Tarih ve Soy bilgileri ışığında değerlendirildiğinde, Dil, Boy ve oymak adları ile folklorları din ve inançları ile öteki dört bölgedeki Türklerden ve oğuzların üç ok kulundan geldiği bir gerçek olarak görülmekte dir. Heredot Dicle Kürtlerinin M.Ö.500 yıl yılındaki hakim boylarına göre Boht ’lar adı ile anar.Kesenefon ise M.Ö.4001’den Zapt ve Bohtan çayı arasındaki dağlık bölgelerden geçerken buradaki boyları Kurduk(Kürtler) Adı ile anarak kurdukları Şeyhin şahı ‘na tabi olmadan müstakilce yaşadıklarını belirtir.


             Hiristiyanların yayılmaya başladığı M.S.305 ‘te Dicle solu ili Van Gölü arasında akalan bölgede Kurduk-Elbeyliği;Kortu,Kortik,Adrovar,Motogan,gibi Belçaklara ayrılmıştır.
Oğuzhanlılar,(Bohtlar,Karduklar)İslam dinini benimsemediklerini duyurmak üzere Hz.Muhammed’e Bohduzları ileri gelenlerinden Amamon(Aman)adlı şahsı elçi olarak gönderdiler.Ermenilerin bölgeye sokulmamaları Romadan sonra hiristiyan olan partalar krallığı dönemine rastlar.Araplar ise,özellikle Hz.Ömer döneminde Basra’dan göçen kafile ve aşiretler halinde bu bölgeye gelmeye başlamışlardı. Ermeniler yerleşim bir hayat tarzı sürdürürken Arap aşiretleri göçer ve yarı göçer bir yaşam sürdürüyorlardı.
           

Sason çevresi halkının kökeni,çoğunlukla Basra dan göçen ve sonradan Türk-İslam Kültürü içinde yoğurulan ve Karduklarla(Bohtlarla)hısım akrabalık olan Arap Kabilelerine dayanmaktadır.
Sason İlçesinin eski adı “KABİLCEVİZ”dir. Kelime anlamı cevizi bol anlamına gelmektedir. Sason adı Türkiye Cumhuriyeti tarafından verilmiştir. Sason üzerinde ZOK’ta bulunan dili arapça olan Garzan aşireti Kurtalan’ dan Muş’a kadar uzanan bölgede hakim olmuşlardır. Dili Kürtçe olan Hiyan aşireti ise Silvan, Yücebağ ve Muş ili yörelerinde etkin olmuşlardır.
       

 1864 yılında Osmanlı yönetiminde eyaletlerin yerine vilayetler kurulurken, Sason Siirt Sancağı ile birlikte Diyarbakır Vilayetine bağlanmıştır. Nitekim 1871 tarihli Diyarbakır Salnamesinde Sason İlçesininSiirt Sancağına bağlı olduğu belirtilmektedir.1844’lerden sonra Siirt sancağının sırası ile Bitlis Vilayetine Cumhuriyete kadar da Muş İline bağlı olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetten sonra Sason İlçesi kesin olarak SiirtVilayetine bağlı bir kaza durumuna getirilmiştir.1938 Kozluk İlçesi Sason’ nun bir bucağı iken bu tarihte ayrılarak İlçe statüsünü kazanmıştır. Sason İlçesi 16 Mayıs 1990 tarih ve 20522 Sayılı Resmi(Mükkerrer )gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 3647 Sayılı Kanunun 2. Maddesine göre Batman İlçesi Vilayet olması nedeniyle, Sason İlçesi bu tarihte Siirt Vilayetinden ayrılarak Yeni İl olan Batman İline bağlanmıştır.
       

1930 ‘lere kadar Yörede etkin olan konuşma dili arapça ve kürtçe iken bu tarihten itibaren Türk dili yerleşmeye ve gelişmeye başlamıştır.1. Dünya Savaşı yıllarında Rusların Ermenileri kışkırtmaları ve Ermenilere bu yörede bir Ermenistan Devleti vaad etmeleri ile başlayan gelişmeler, Ermenilerin Sason ve Kozluk’ta yaşayanmuslüman halka sürekli saldırmaları ve onlara zulüm yapmaları iş doruğa ulaştı. Osmanlı Hükümetinin tüm hoşgörü ve uyarılarına rağmen, Ermenilerin muslüman halk üzerindeki katliamları durmak nedir bilmedi. Bu olaylar böyle devam ederken Ruslar da Doğu Anadolu güneyine illerleyerek Muş’a kadar gelmişlerdi muş -Sason sınırını çizen Gazi Perperini (Perperin dağı )dağında Ruslarla muslüman arasında şiddetli çatışmalar meydana gelmiş. Henüz düzenli bir ordunun bulunmadığı bu dönemde Siirt Tillo (Aydınlar) Bucağında oturan
Şeyh Said ve kabilesinin bu çarpışmalarda önemli yararları olmuştur.(Şeyh Said’in Cumhuriyet döneminde ayaklanan Şeyh said ile bir ilgisi yoktur.)Rus işgalı sırasında Tillodan Sason’a gelen ve Sason’ nun ileri gelenleri olan Abuzer BADIKOĞLU, Tefer BADIKOĞLU ile Sason Tekevler köyünden Abdulaziz ve Sason’nun aşiret reisleri ve güçlerini yanına alan Şeyh Said Rus işgaline karşı Gazi Perperini tepelerinde amansız bir çatışmaya Girmişler ve Rusların geri çekilmesinde büyük bir rol oynamışlardır.1915’te Osmanlı Hükümeti tarafından çıkarılan bir fermanla zulümcü ermeni unsurların Suriye ‘ye ve Rusya’ya göç etmelerini sağlamışlar.

Kaynak:http://www.sason.gov.tr/default_B0.aspx?content=186

Batman kozluk Tarihi Yerleri Ve Eserleri



Hazzo Kalesi

Ne zaman yapıldığı belgelerle kanıtlanmış değildir. Ancak, Roma İmparatorluğu zamanında yapıldığı rivayet edilmektedir. Kale ilçenin kuzeyinde kireç taşları üzerinde aynı kayaçlardan inşa edilmiştir.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde kale surlarının 1600 adım uzunluğa sahip olduğunu yazmıştır. Günümüzde ise surlar çeşitli sebeplerle yıkılmış, sadece iç kale ayakta kalmıştır.
Rabat Kalesi
Bekirhan bucağının Yanıkkaya köyünde bulunan kalenin büyük bölümü halen ayakta olmakla birlikte kalenin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı; bilinmemektedir. Bu kalelerle birlikte Bölükkonak köyünde "Kandil Kalesi" adında; bir kale bulunmaktadır.

HIDIR BEY MEZARLIĞINDA BİR MEZAR
Hıdır Bey Camii :

Kitabesine göre 1539 (Hicri 890) yılında Hazzo ve Sason beyi Ebu Bekir Roşki'nin oğlu Hıdır Bey tarafından yapılmıştır. Minaresi yıkılmış olup çeşitli restorasyonlardan geçmesine rağmen iç yapısı büyük oranda orijinalliğini korumaktadır. Bunların dışında yine Hazzo beyleri tarafından yapılmış olan ve bu beylerin isimleriyle anılan camiler: İslam Bey ve Mehmet Bey camileridir. Bu camilerin tümü aynı zamanda birer medrese görevini görüyorlardı. Üzerinde durulması gereken tarihi eserlerden biri de Kaletepe köyünde Sason Çayı üzerindeki tek kemerli asma köprüdür. Rivayete göre Malabadi Köprüsü ile aynı tarihte ve aynı kimseler tarafından yapılmıştır.
İbrahim Bey Camii
Kitabesine göre 1705 (Hicri 1117) yılında "Gemen Aşireti"nden Murtaza Bey'in oğlu İbrahim Bey tarafından yapıldığı belirtilmiştir. Beş kemer üzerine yapılan caminin minaresi yazı ve işlemelerle süslüdür. Minarenin şerefesine biri yüz, diğeri doksan dokuz basamaktan oluşan iki ayrı merdivenle çıkılmaktadır. Camide, diğer camilerde nadir olarak görülen, kıble yönünde on iki çizgiye bölünmüş bir güneş saati, namaz vakitlerinin belirlenmesinde kullanılmıştır.


Kozluk Tarihi
Kozluk Batman ilinin en büyük ilçesidir. Yüksek dağların etrafında kurulmuş tarihi bir ilçedir. Evliya Çelebi'nin yazdığına göre Kozluk halkı eğitimli, hoşgörülü ve cesur bir halkın torunlardır.

Tarihi bir yerleşim birimi olan Kozluk'un eski adı Hazo'dur. Kozluk'ta M.Ö. 8000 - 8600 yıllarına ait arkeolojik kalıntılar bulunmuş ve bu arkeolojik kalıntılar Diyarbakır arkeoloji müzesinde bulunmaktadır. İlçenin en eski yerleşim birimlerinden biri olan Kale mahallesinde ve civarında İbrahimbey camii, Hıdırbey camii ve Kozluk kalesi gibi geçmişi günümüze taşıyan tarihi yapıtlar bulunmaktadır. Kozluk kalesinde yaşayan insanlar içme sularını 10 km. uzağındaki Kandil kalesinden, kanal vasıtasıyla temin ediyorlardı. Hoza kalesi, eskiden Sasun Kalesi ve Kandil Kalesi'nin üçüncü saçayağı olarak inşa edilmişti. Bu üç kale arasındaki koordinasyon sayesinde bölge yabancı güçler açısından işgal edilmesi oldukça güç ve zor olan bir alan haline gelmişti.

Tarihte Sasun isyani olarak bilinen aslında Hazo isyani olan isyanın adından 1938 yılında ilçe statüsüne getirilen Kozluk, ilk önce Siirt ardından da Batman'a bağlanmıştır. Bir stratejik konumu dolayısıyla ilçe halkı 1990'lara kadar çarşı olarak adlandırlan dağ yamacında yerleşimini sürdürmüştü. Bu tarihten sonra ise hem artan nüfus hem de toprak dolayısıyla Üçyol olarak adlandırılan ovaya yerleşmeye başlamıştır. İlçede bulunan Angebire bölgesi hem ağaçlık hem de yeraltı su kaynağı dolayısıyla yazın iyi bir tatil bölgesidir. Ayrıca ilçede bulunan Halilen köyüde de Sarılık hastalığı için sürekli akan bir su bulunmaktadır ve her yıl hem bölgeden hem de bölge dışından insanlar şifa bulmak için köye gitmektedir. İlçenin Kuzeyinden Pisyar çayı akmakta batısında ise Güneydoğunun en büyük dağlarından biri olan Mereto dağı bulunmaktadır.
Yaklaşık 30 binlik bir nüfusa sahip olan Kozluk, Türkiye-İran karayolunun geçtiği güzergahta bulunur. 1990'ların ortasına kadar Kozluk güçlü aşiretlerin etki alanı içerisinde kalmış; bu tarihten sonra ise aşiret yapısı hızlı bir şekilde çözülmeye başlamıştır. Kozluk'ta halı hazırda iki tuğla fabrikası, iki halısaha, tam teşekküllü bir hastane, bir konferans salonu, bir aile çay bahcesi ve iki yatılı okul bulunmaktadır. Kozluk'a bağlı Ase denen köyün civarında ise bir baraj inşa edilmektedir. Bu baraj biterse ovadaki köylerde sulu tarım yapılaağından ilçenin ekonomisinin oldukça güçleneceği öngörülmektedir. Kozluk dağ ile ovanın kesiştiği bir noktadadır. Kozluk'a bağlı köylerin yarısı ovalı diğer yarısı ise Dağlı dediğimiz kişilerden oluşmaktadır. Her iki kesim arasında çok önemli farklılıklar bulunmaktadır. Ovalılar daha uysal ve tarım ile uğraşır iken,şehirli dediğimiz kesimler ise genellikle sert bir mizaca ve kararlı, zora başvurmayı seven bir doğaya sahiptir. Kozluk kalesi, Angebiresi, İbrahim bey camisi, Hıdırbey camisi ve dağlardan ovaya bakan manzarası ile Kozluk, görülmeye değer bir ilçedir.



Fiziki ve Coğrafi Yapı

                         Eski adıyla Hazo ve Hazzo olarak bilinen Kozluk İlçesi, Batman ilinin kuzeydoğusunda ve Batman’ a  60 Km mesafede, Kozluk (Hazo) kalesinin etrafında kurulmuş eski bir yerleşim yeridir.

                         Kozluk ilçesi Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf Han’ ın Kara Zo Kabilesini buradaki dağlara yerleştirmesiyle şehir kurulmuş ve Şehr-i Zor anlamına gelen Hazo ismi verilmiş ve Hazo Kalesi Kurulmuştur. İlçemiz 1514 yılında Osmanlı yönetimine geçmiş olup, Cumhuriyetin ilk yıllarında Sason ilçesine bağlı  bir nahiye iken 1938 yılında Kozluk adıyla ilçe olmuştur. 1990 yılına kadar Siirt iline bağlı iken 1990 yılında il olan Batman’ a bağlanmıştır.

                         İlçemiz, Batman ilinin kuzeydoğusunda 1119 Km2 alana kurulmuş olup ortalama rakımı 890 metredir. Doğusunda Bitlis ve Siirt illeri, batısında Diyarbakır ili, kuzeyinde Sason ilçesi, güneyinde Beşiri ilçeleri ile çevrilidir. Arazi yapısı itibariyle kuzeyi ve güney doğusu yüksek sarp dağlarla kaplı olup, güneyde Dicle vadisine, batıda Batman çayına doğru ovalıktır. İlçenin iklimi kışları sert ve yağışlı , yazları sıcak ve kurak geçer. En soğuk ayları Ocak-Şubat, en sıcak ayları Temmuz ve Ağustos’tur.

Kaynak:http://www.sasonluyuz.com/batman/ilceler/kozluk.asp

BATMAN HASANKEYF TARİHİ VE ESERLERİ

HASANKEYF TARİHİ        

Hasankeyf’in Türk-İslam tarihi ve medeniyeti açısından önemli bir yeri vardır. “Hısnıkeyfa”olarak anılan bu şehir, “Kaya Kale” şeklinde tercüme edilebilir.  Çeşitli kaynaklarda her kavmin kendi dilinde farklı telaffuz edildiği bu kelime, “korunmaya müsait” anlamına gelmektedir. Kale yekpare taş kitlenin oyulması suretiyle oluşturulmuştur.

Hasankeyf tarih ve doğanın barışık olduğu bir yerdir. Hasankeyf’in Türk İslam Tarihi ve Medeniyeti açısından önemli bir yeri vardır. Hısn Keyfa olan bu şehrin adı “Kaya Hisarı” şeklinde tercüme edilir. M. Streck’in belirttiğine göre Hısn Keyfa adının muhtemel olarak Asurca olduğu, “Kipani” kelimesinden geldiğini iddia etmektedir. Eski tarih ve kavimlerde bu tür kelimelerin anlamı “korunmaya müsait” yer anlamına geldiği  belirtilmektedir.  Kale’nin yekpare taştan olmasından dolayı buraya Süryanice’de Kayataş manasına gelen “Kifa” kelimesinden geldiğini, Roma tarihçileriyse  buraya “Kipas veya Cepha”dendiğini ifade etmişlerdir.        

Hasankeyf’in ne zaman kurulduğu konusu, eldeki bilgi ve belgelerin yeterli olmaması nedeniyle şimdiye kadar karanlıkta kalmıştır. Kuruluşu hakkındaki görüşler bir ihtimal olmaktan öteye gitmemiştir. Şehrin jeolojik yapısı ile mesken olarak kullanılan çok sayıdaki kayalara oyulmuş konutları (mağaralar)  Hasankeyf’in Urartu dönemine kadar uzanan bir yerleşim merkezi olduğunu göstermektedir.

            Hasankeyf, Diyarbakır, Cizre şehirleri arasında önemli bir kara ve su yolu güzergâhında olup, savaşların olması ve ticaret yollarının buradan geçmesi bir yerde Hasankeyf’i kültürlerin kavşak noktası haline getirmiştir. İran ve İç Asya Kültürleri, Doğu Akdeniz, Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürlerini barındırdığından, Romalılar, İran sınırını denetim altında tutabilmek için Hasankeyf’e kale inşaa etmişlerdir. Miladi III. Asırda İranlılar Mezopotamya’yı ele geçirince Roma İmparatoru Diyokletion harakete geçerek, bütün Mezopotamya ve Dicle Nehrinin doğusundaki bütün yerleri aldı. M.S. 363 yılında Hasankey’in Bizanslıların denetiminde olduğu ve 451 yılında Bizanslıların yaptırdıkları kale ve korunma amaçlı yapıtları ile  şehrin denetimine müslümanlar tarafından feth edilene kadar sahip olmuşlardır. Hicri 17. yılda Hasankeyf İslam Orduları tarafından ele geçirilmiştir. Sırasıyla Emeviler ve Abbasiler döneminden sonra, Hamdaniler (906-990),Mervaniler (990-1096) denetiminde kalarak daha sonra Artukoğularının eline geçmiştir. Artuklular, Türkmen sülalesinden olup,Hasankeyf’e  en parlak dönemi yaşatmışlardır. Artukoğulları Hasankeyf ile beraber Diyarbakır, Mardin ve Harput’ta hüküm sürmüşlerdir. Seçuklu Sultanı Alparslan ve Melikşah gibi değerli devlet adamlarının, ileri gelen komutanlarından Emir  Artuk, 1071 Malazgirt Savaşından sonra bölgeyi Selçukluların hakimiyetine katarak Selçuklulara önemli bir katkıda bulunmuştur. Artuk oğlu Sökmen 1101 yılında Hasankeyf’i ele geçirip burada önemli tarihi ve mimari eserler yaptırmıştır. Böylece devlet idaresinde yeniden bir yapılanmaya gidilmiştir. Göçebelik hayatından yerleşik sisteme geçilmiştir. Yönetimin halk kitlelerine dayanması, Artuklulara bağlı bölgelerde yarı müstakil bir hükümranlık anlayışıyla divanlar oluşturulmuştur.

            Haçlı akımlarına rağmen ilim, sanat ve kültürel sahada hiçbir gevşeme gösterilmemiş olup, büyük çalışmalar yapılmıştır. Darphaneler kurulup devletin iktisadi yapısı hep canlı tutulmuştur. İlime ve ilim adamlarına büyük önem verilmiş, Hasankeyf şehir kalesine su getirilerek önemli bir teknik deha yaratılmıştır. Mekanik alanda kitaplar yazılmış, makineler, pompalar, fıskiyeler, su terazileri ve musiki aletleri yapılmıştır.

            1232 yılında Eyyübi Sultanı El-Kamil El-Malik tarafından Hasankeyf ele geçirilmiştir. Ortaçağın ve şarkın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler, Mısır, Suriye ve Yemen’de hüküm sürmüşlerdir. Böylece Eyyübi Hükümdarlarının şehri ele geçirmeleri ile birlikte 130 senelik Artukoğulları dönemi sona ermiştir.

            Selahaddin’i Eyyübiden sonra Eyyübiler bir çok emirliklere ayrılmış Hasankeyf Eyyübi Hükümranlığı da bunlardan biridir. Eyyübiler çok önemli eserler yaptırmış, ilim, sanat ve kültürel alanda miraslar bırakmışlardır. Özellikle mimari sahada faaliyet gösteren Eyyübilerin, bir prensliği gibi Hasankeyf Eyyübileri diye tarihte yer edinmiştir. Moğollar burayı ele geçirerek yağma ve tahrip etmişlerdir. Bu tahrip ve yağma çok ağır olmuş, Hasankeyf bir daha eski özelliğini ve halini bulamamıştır.

            Eyyübiler’den sonra Hasankeyf’e Akkoyunlular hakim oldu. 15. y.y. başına kadar hüküm sürdüler. 1473 yılında Uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasında yapılan Otlukbeli Savaşında Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey şehit olmuş ve Hasankeyf’te Dicle Nehri kenarında gömülmüştür.  Akkoyunlular’dan sonra Hasankeyf İran Safavilerinin hâkimiyetine geçmiştir. 1515 tarihinde Yavuz Sultan Selim’in Doğu Seferi ile birlikte Hasankeyf Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Bu dönemde Hasankeyf çevredeki aşiretleri idare eden merkezi bir hanedanlık konumunda olup, buna paralel olarak iktisadi ve ticari yapıda büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönemde şehir nüfusunun 10.000 civarında olması ise Hasankeyf’in büyük bir yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Ortaçağ tarihi ve yapıtlarından anlaşıldığı üzere, insanlar yazları serin kışları sıcak ve ortaçağ şartlarında modern ev hayatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Hasankeyf’te kültür ve uygarlıkların kaynaştığı,  tarihte ilk bağımsız, Doğu Hindistan Cemaatlerinden birinin burada yerleştiği, ayrıca Yahudilerin burayı önemli bir yerleşim birimi olarak gördükleri,  bu tür sosyal karmaşaların aydınlatılması ihtiyacı ise bölgede bir İslami Rönesans oluşumuna sebep olmuştur.

            Katip Çelebi evvelce buraya Ras’algül dendiğini, Kadıköy veya Kefa olarak anıldığını, tarihçi Taylor’a  göre Arap litaretüründe Sebat ve Aghval yani birbirinden ayrı yedi dar ve derin vadinin kenarlarından, bir merkeze doğru uzanmış ve mağaralardan dolayı bu ismi aldığı  belirtilmektedir.

Hasankeyf İlçesi Yurdumuzun  Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Batman İline bağlı, Dicle Nehrinin doğu kıyısında yer almaktadır. Güneyinde Güneydoğu Midyat Dağları, Kuzeyinde ise Petrol Mahzeni Raman Dağları bulunmaktadır. İlçe Merkezi Batman İl merkezine 37 km. mesafede olup, ortaçağ dünyasının kültür, ticaret ve siyaset odaklarının bütünleştiği, ihtişamlı ve  gizemli bir antik kenttir.


Hasankeyf tarihi ve
bazı tarihî eserleri
m
Hasankeyf adının kaynağı

Ortaçağ İslam tarihçileri tarafından ''HISN KEYFA” adıyla bilinen şehrin birkaç adının daha olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılıyor. Doğal kayalardan oluşan sarp kalesi ve korunmaya elverişli coğrafi yapısı nedeni ile bu aldığı sanılıyor. İslâm coğrafyacısı Yakut el-Hamevi, buraya Hısn Keybâ da dendiğini ve bunun Ermenice’den geldiğini sandığını söyler. Roma tarihçileri buraya Kipas, Cehpa veya Ciphas adlarını vermişlerdir. Süryanice’de kaya taş manasına gelen “kifa” kelimesinden dolayı bu adın verildiği de söylenmektedir. İslami kaynaklara  göre burası “Hısn Luğûb” adıyla biliniyordu. Osmanlı belgelerinde ise “Hısnkeyf” olarak geçmektedir.

Tarihî dönemler

ARTUKLULAR DÖNEMİ: Artuklular, M. 1101 yılında buraya sahip olup merkez edindiler. Selçuklu sultanı Melikşah'ın komutanı Artuk'un oğlu Sökmen bu tarihte Hasankeyf’e yerleşerek Hasankeyf Artukluları'nın temelini attı. M. I232 tarihine kadar burada ve Amed (Diyarbakır) deki hakimiyetleri sürdü. Buraya hükmeden Artuklu hükümdarlarından Rükneddin Davut b. Sökmen (1112-1144) ile yerine geçen oğlu Fahreddin Karaaslan ( 1144-1167) yılları arasında yöreyi yönetti.

Diyarbakır (Amed)’ın 1183 Salahaddin Eyyubi tarafından alınıp Hasankeyf Artuklularına vermesiyle Artuklular Diyarbakır’a yerleştiler. Artuklular bu tarihten yıkılışa kadar (1232) Hasankeyf’i temsilcileri aracılığıyla Diyarbakır'dan idare ettiler. Bu gelişme Hasankeyf’in stratejik önemini gerilettiği gibi mimari gelişmesini de aksatmıştır.

EYYUBİLER DÖNEMİ: Eyyubi Kürtleri, 1232 yılında Hasankeyf’i aldıklarında burayı bayındır bir şehir olarak buldular. Ancak ilk etapta gerek siyasi gerek mimari açıdan atak olmadılar. 1260'lı yıllarda Moğollar'ın bölgeyi harap etmesi Hasankeyf’i de etkiledi. İlk etapta Hülagu'nun katına çıkan Eyyubi sultanı Takyeddin Abdullah (1249-1294) Hasankeyf’i harap olmaktan kurtardı. Hükümdarın Eyyubi neslinden geldiğini öğrenen . Hülagu ona iltifat eder ve tüm ülkesini ona bağışlar.

1301 yılında Hülagu'nun yerine geçen oğlu Gazan komutasındaki Moğollar, bölge ile beraber bu sefer Hasankeyf’i de harap etti. Hasankeyf Moğol istilasından çok kötü etkilendi. Eyyubiler, Moğol şokunu üzerlerinden atar atmaz Hasankeyf’i yeniden imar etmeğe başladılar. Bugün Hasankeyf’te mevcut birçok eserde imzası bulunan El Melik El Adil Sultan Süleyman (1378-1432) zamanında bu imar faaliyetleri zirveye ulaştı.

Bu sultandan sonra Hasankeyf’te duraklama dönemi başladı. Hükümdarların iç çatışmaları, bölgedeki güçlü devletlerin etkisi altında olmaları, hem onları hem Hasankeyf’i zor durumda bıraktı. Akkoyunluların (1461-1482) Hasankeyf’e tamamen hakim olması Eyyubiler'in gücünü iyice kırdı. 1482 de burayı tekrar ele geçiren Kürt Eyyubiler bu sefer Safeviler'in baskısı ile karşı karşıya kaldı.

Osmanlılar 1515 yılında bölgeyi İdris-i Bitlisi'nin gayretleri ile ele geçirince, burası da Safavilerden alınarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Ancak yerel yönetim yine Eyyubilere bırakıldı. Eyyubilerin bu zorluklarla beraber saltanat kavgası içine girmesi sonlarını hazırladı. 1524'te son Eyyubi hükümdarı Melik Halil’in saltanattan çekilmesiyle Eyyubiler tarihe karıştı.

Kale'deki Ulu Cami, El-Rızk Camii, Sultan Suleyman Camii, Kızlar Camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Kale kapıları ve Küçük Saray olmak üzere, Hasankeyf'te günümüze kadar ulaşabilen eserlerin önemli bir bölümü Eyyubiler'e ait.

OSMANLILAR DÖNEMİ: Hasankeyf’in içinde bulunduğu bölge Osmanlıların eline geçince, Diyarbakır eyalet merkezi kabul edilmiştir. Hasankeyf bu idari düzenlemeye göre liva (sancak, kaza) merkezi olmuştur. Osmanlı kayıtlarına göre 16. asırda şehir gelişmiş, 10 000’e yakın bir nüfusu barındırmıştır. Bu sıralarda Hıristiyan nüfusu oranı yüzde 60'ı bulmaktadır. Osmanlı döneminde,  Hasankeyf’in idari sınırlarının bir hayli geniş olduğu anlaşılıyor. Bugünkü Batman’ın tümü ile Siirt ilinin (merkez dahil) önemli bir bölümü ve Mardin’in Midyat, Dargeçit, Ömerli ilçeleri Hasankeyf’e bağlanmıştı.

Ancak buranın idari ve stratejik önemi zamanla azalmıştır. 19. yüzyılın ortalarına geldiğimizde Hasankeyf, Midyat ilçesine bağlı bir nahiye konumuna gerilemiştir. Cumhuriyete kadar bu durum devam etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİ: Hasankeyf, cumhuriyet ile beraber Mardin’in Midyat ilçesine bağlı bir bucaktı. 1926 yılında Gercüş’ün ilçe yapılması ile buraya bağlanmış. 1990 yılına kadar idari statüsü böyle devam etmiş, 1990 yılında Batman’ın il olması ile Hasankeyf de ilçe yapılarak buraya bağlanmıştır.

Hasankeyf, insanlık tarihinin çok önemli yerleşim yerlerinden biri olmasına rağmen son 20-30 yıla kadar pek dikkatleri çekmedi. Paha biçilmez kültürel değerine rağmen hep ihmal edildi. 1970’li yıllardan itibaren ILISU Barajı projesi ile birlikte gündeme geldi. Hasankeyf’in sular altında kalmaması gerektiği, gerek ulusal bazda, gerekse uluslararası düzeyde dile getirildi. Hasankeyf’in kurtarılması yönündeki çabalar 2003 yılında sonuç verdi. O zamanki Başbakan, Hasankeyf’i kurtaracaklarını kamuoyuna duyurdu. Bu tartışmalar nedeniyle Hasankeyf, kimi ülke gündemini işgal etti.

Öte yandan Hasankeyf’teki kültür varlıkları, içinde bulundukları şehir ile birlikte 1981 yılında Kültür ilgili birimlerince koruma altına alınarak SİT alanı ilan edildi. 1986 yılından itibaren de arkeolojik kazılara başlandı. Bu kazılar halen devam etmektedir.

Hem Sit alanı olması, hem de baraj suları altında kalacak düşüncesi, ilçenin gelişimini engelledi. Son yıllarda Türkiye’de yapılan araştırmada bütün tarihi zenginliğine rağmen ülkenin en geri, fakir üç ilçesinden biri oldu.

İlçe, ekonomik olarak gerilediği gibi, nüfus olarak da gerilemiştir. Bölgedeki son 15-20 yıldaki olağanüstü durumlar da eklenince bu gerileme dramatik bir duruma gelmiştir. 2000 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre ilçenin toplam nüfusu 7500’ün altında kalmıştır.

Tarihî eserler

KÖPRÜ: Köprünün üzerinde herhangi bir kitabe olmadığından kesin yapılış tarihi bilinmiyor. Köprünün Artukkular'a ait bir eser olduğunu ileri süren kaynaklar vardır. Ancak bu bilgiler kesin değildir. Hasankeyf'in Müslümanların eline geçmesini anlatan bir kaynakta burada açılıp kapanan bir köprüden bahsedilir. Bu nedenle köprünün antik dönemlere ait olabileceği, veya antik temeller üzerine Artuklular tarafından yapılmış olabileceği olasılığı akla geliyor.

Kemer açıklığı itibarıyla Ortaçağ'da yapılan köprülerinin en büyüğüdür. Ortadaki büyük kemeri taşıyan iki orta ayağın arasındaki açıklık 40 metredir. Ayaklar, akıntı tarafında üçgen, diğer tarafta da dairesel şekilde yapılmış. Ayakların dış cephesi kesme taştandır, bu kesme taşlar tek tek birbirine madenî kramplarla kenetlenmiş. Köprünün kemerlerinin de kesme taşlardan olduğu düşünülüyor. Şu anda yıkılmamış olan doğudaki kemer, hayret verici büyüklükteki kesme taşlardan örülmüştür. Batıdaki yıkılmayan kemer ise; kırılma noktasına kadar kesme taştan, ondan sonrası da yassı geniş tuğladan örülmüş.

Bazı kaynaklara göre, köprünün en büyük kemerinin orta kısmı ahşaptanmış. Düşman şehre saldırdığı zaman bu ahşap bölüm yerinden kaldırılır, düşmanın şehre girişi engellenirmiş. Köprünün ilginç bir özelliği de orta ayakları üzerindeki figürlerdir. Tahrip oldukları için bu figürlerin ne anlam ifade ettikleri tam bilinemiyor.

Eyyubiler döneminde 1349 tarihinde köprü Melik Adil tarafından onarılmıştır. Ayrıca 15. asrın sonlarında Akkoyunlular zamanında da onarım  gördüğü tarihî kayıtlardan anlaşılıyor. Ne zaman yıkıldığı ise  bilinmiyor.

BÜYÜK SARAY: Kalenin kuzeyinde Ulu Camii'nin altında yer almaktadır. Büyük ölçüde yıkılmış ve göçükler altında kalmış. Kuzeye, nehre bakan cephesi yuvarlak payandalarla desteklenmiştir. Sarayın girişi bu cephenin ortasında yer alıyordu.  Kuvvetli ihtimalle alt katı dükkan ve depolardan, üst katı ise meskenlerden oluşuyordu.

Yapının en önemli özelliği binadan bağımsız, giriş kapısının karşısında dikdörtgen bir kulenin yükseliyor olmasıdır. Burası kesme taşlardan örülmüş, köprü ayaklarında olduğu gibi taşlar madeni kramplarla kenetlenmiştir. Bu özelliğinden dolayı dibindeki kasıtlı tahribata rağmen kule yıkılmamıştır. Burası ya bir gözetleme kulesi; ya da yıldırımlık görevi yapıyordu.

Eyyubîler'e ait eserler

KALE'DEKİ ULU CAMİ: Eser 1325 yılında Eyyubi  Muciruddin Muhammed tarafından yapıldı. Tarihi kayıtlardan buranın bir kilise kalıntısı üzerinde inşa edildiği anlaşılıyor. Giriş kapısının üzerindeki kitabeden, birbirine eklenerek yapılan mekanlardan eserin birçok değişikliğe uğradığı anlaşılıyor. Halen Hasankeyf Kazıevi’nde koruma altında olan minberin yan ahşap parçalarının üzerinde ''798 (1396) senesinde yaptı'' ibaresi yer almaktadır.

Minaresi ise cami gibi kısmen harap durumdadır. Moloz taşlar ile yapılan minarenin kuzey cephesinde alçı süsleme ve alçıdan yazılmış kitabe mevcut. Bu kitabeden minarenin 927/1520 tarihinde yapıldığı anlaşılıyor .

EL-RIZK CAMİİ: Dicle Nehrinin doğusunda köprü ayağına yakın bir mevkide yer almaktadır. Portal girişindeki kitabeden eserin Eyyubi Sultanı Süleyman tarafından 811/409 tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Kitabenin orta kısmında bitkisel süslemelerin içine Allah'ın doksan dokuz ismi yazılmıştır.

Bu gün caminin asli yapımdan, sağlam olarak sadece minare kalmıştır. Minarenin üzerindeki süsler, Arapça Kufi yazılar hayranlık verecek kadar güzeldir. Minarenin en önemli özelliği de çift merdivenli olmasıdır.

Bugün avlunun güneyinde kalan duvar kalıntısı ise; caminin asıl ibadet mekanının giriş kapısını, sağda ve solda iki tane daha kapıyı içine almaktadır. Bu kapıların üstü çok güzel ayet yazıları ile süslenmiş; ancak bu yazılar büyük ölçüde harap olmuştur .Özellikle ortadaki kapının süslemeleri bitkisel motiflerle oyulmuş, taşları dikkate değerdir; ancak süslü taşların çoğu düştüğünden eserin bütünündeki güzellik kaybolmuştur .


SULTAN SÜLEYMAN CAMİİ: Cami minaresi kaidesinin doğu cephesinde yer alan kitabeye göre eserin 809/1407 yılında Eyyubi Kürtleri'nin Sultanı Süleyman tarafından yapılmış. Minare; bitişiğindeki avlu giriş kapısı, kapının güneyindeki çeşme özenle kesme taşlardan yapılmış ve süslenmiştir. Çeşme üzerindeki kitabeye göre burası yine Sultan Süleyman tarafından 818/1416 tarihinde yaptırılmıştır .

Yapının en dikkate değer bölümü minaresidir. Dikdörtgen olan minare kaidesinin her cephesinde birer Arapça kufi yazı yer almaktadır. Kaidenin üzerinde yükselen silindirik gövde şerefeye kadar dört kuşaktan oluşur. Her kuşak farklı şekilde süslenmiştir. Şerefeden yukarısı ise yıkılmıştır. Ne zaman ve nasıl yıkıldığı pek bilinmiyor. Şu anda minare gövdesinde yıkılma tehlikesi arz eden çatlaklar oluşmuştur .

Sultan Süleyman'ın mezarı, ibadet mekanına girerken eyvanın doğusunda yer alan odacıkta bulunmaktadır. Eser büsbütün harap ve sahipsiz olduğu için, bugün mezar olduğu nerede ise belli değildir. Caminin kubbesi ve kubbenin taçlandırdığı ibadet mekanının etrafı alçılarla dikkat çekici şekilde süslenmiştir .

Sultan Süleyman Camii güneyinde yer alır. Genel özelliklerinden ve alçı süslemelerinden Eyyubilere ait olduğu tahmin ediliyor. Yer yer sökülmesine rağmen; Hasankeyf’te en canlı alçı süslemelere sahip eserdir.  Etrafındaki yapılardan bir külliye içinde yer aldığı anlaşılıyor. Kitabesi olmadığından kesin olarak hangi tarihte ve kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor .

KIZLAR CAMİİ: Koç Camii’nin hemen doğusunda yer alır. Kitabesi olmadığından yapılış tarihi ve kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor. Bu gün cami olarak kullanılan eserin aslında bir anıt mezar olduğu araştırmacılar tarafından ifade edilmektedir. Cami girişinin sağındaki köşede bulunan anıt mezarın kubbesi ve mezar kalıntıları halen mevcut diğer üç köşedeki mezar odaları ise tadile uğramıştır.

Yapının kuzey cephesi duvarı kısmen korunmuştur. Gerek cami girişi; gerekse pencere etrafındaki motifler, süslemeler aslî yapının ne kadar güzel olduğu konusunda insana fikir  veriyor. Bu kuzey cephenin köşelerinde bulunan türbelerin duvarlarında bitkisel süslerle beslenmiş kufi yazı ile zarif bir şekilde besmele yazılmıştır. Yapının genel özelliklerinden Eyyubilere ait olduğu tahmin ediliyor .

İMAM ABDULLAH  ZAVİYESİ: Betonarme köprünün batı yakasındaki tepecikte yer almaktadır .Bazı rivayetlerden; buranın Hz. Peygamberin amcası Cafer-i Tayyar'ın torunlarından İmam Abdullah'a ait olduğu anlaşılıyor. Sultanı Takyeddin Abdullah (1249-1294) zamanında bir hizmetçi, rüyasında İmam Abdullah’ın bu civarda şehit düştüğünü görüyor. Sultanın izin vermesi ile yapılan araştırmada merhumun naaşı tespit edilerek defnediliyor. Eserin ayakta kalan tek bölümü kubbeli mezar kısmıdır. Kubbenin etrafındaki külliye bölümleri tamamen harabe olmuş, kubbenin bitişiğindeki kule biçimindeki minare de kısmen harap olmuştur. Kubbenin girişinde yer alan kitabede yapının 878/14 78 tarihinde Akkoyunlular tarafından tamir edildiği ifade ediliyor. Halen Diyarbakır müzesinde koruma altında bulunan göz kamaştıran oyma  ahşap kapı, orijinal hali ile günümüze ulaşan  birkaç ahşap parçadan biridir.  

KALE KAPISI: Doğudan kaleye çıkan merdivenli yolun başlarında yer alır. Üzerindeki kitabeden 820/1416 Eyyubi Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığı anlaşılıyor. 580 yıldır ayakta kalabilen kapıda, dayandığı kayaların çökmesi nedeni ile tehlikeli çatlaklar oluşmuştur. Yıkılmaması için acilen tedbir alınması gerekir. Kapının ön cephesi kesme taşlardandır. Buna karşılık arka cephesi eklentilerle beraber  molozlardan yapılmıştır. .Muhtemelen arka cephede muhafızlar için yerler vardı. İkinci kapı olarak bilinen bu kapının hemen altında 8-10 yıl öncesine kadar bir kapı daha  vardı. Bu kapının iki kenarında iki aslan kabartması oyulmuş süslü taşlar mevcuttu. Yıkılan bu kapının  bazı taşları Hasankeyf Kazıevi’nde koruma altındadır.

Doğudan kaleye çıkılan yolun üst taraflarında da üçüncü bir kapı daha yer  almaktadır. Kapı üstten harap olmuştur. Gerek ön cephesinde gerekse yan cephesinde dikdörtgen levhalar içinde  yazılar yer almaktadır. Alınlığın üstünde bir kitabe olduğu  anlaşılıyorsa da;  tahrip olmuştur. Bazı özelliklerinden dolayı Eyyubilere ait olduğu tahmin ediliyor.

KÜÇÜK SARAY: Kalenin Kuzey-Doğu ucunda bulunmaktadır. Kayalar aşağıdan itibaren saraya uygun bir şekilde yontulduğu için dev bir kule görünümünü arz etmektedir. Tarihi kaynaklardan 1328 yılında Eyyubi Muciruddin Muhammed tarafından yapıldığı anlaşılıyor.

Hasankeyf’teki birçok kubbe ve tonoz yapılarda olduğu gibi, bu sarayın tonozu da; bol harcın içine gömülmüş çanak-çömleklerden yapılmıştır.
Kuzeye bakan cephedeki pencerenin üstünde iki aslan kabartması, bu kabartmaların ortasında da kufî levhalar yer almaktadır. Tarihi kayıtlardan sarayın duvarlarının göz alıcı bir şekilde süslendiği, altın harflerle yazılar yazıldığı anlaşılıyor. Ancak; bu yazılar tamamen silinmiş veya sökülmüştür .

AKKOYUNLU ESERİ ZEYNEL BEY TÜRBESİ: Daha önce ifade edildiği gibi, Akkoyunlular 1462-1482 yıllarında Hasankeyf’e tam hakim olmuşlardır. Bu dönem içinde Hasankeyf'te bıraktıkları tek eser Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey  Türbesi'dir. Dicle’nin kuzey yakasında yer alan bu eserin giriş kapısı üzerindeki kitabede, buranın Zeynel Bey'e ait olduğu ifade ediliyor.

Eser dıştan silindirik, içten ise sekizgen bir özellik arz eder .Türbenin silindirik gövdesi üzerinde turkuvaz ve lacivert, sırlı tuğla ile dört kuşak oluşturulmuştur. Birinci kuşakta '' ALLAH'' , ikinci ve üçüncü kuşaklarda baş kısmında  “AHMET'' devamında ise ''MUHAMMED'' dipteki son kuşakta ise  “ALİ'' isimleri hayranlık verici bir şekilde yazılmıştır.

Hem kapı hem de güneydeki pencere aynı renkteki sırlı tuğlalar kullanılarak süslenmiştir. Yapının birçok yerinde, bu sırlı tuğlaların söküldüğü, kasıtlı bir tahribatın yapıldığı göze çarpıyor.

Üst kubbesinde aynı tarzda süslerin izleri hala mevcuttur. Üst kubbedeki çatlakların gittikçe açıldığı ve yıkılma tehlikesi arz ettiği görülmektedir.

HASANKEYF KALESİ: Kalenin iskan yeri olarak kullanılması, milattan önceki binlerce yıla dayandığı söylenebilir. Bu konuda kesin bir tarih tespit edecek hiçbir bilgi ve bulguya sahip değiliz. Kale haline dönüştürülmesi M.S. 363 yılında olmuştur. Bu tarihte Bizanslılar; Sasanilere karşı Hasankeyf’e bir kale yapmış ve sınırlarını koruma altına almıştır.

Kale bütünü ile tabii kayalardan oluşmuştur. Biri doğuda biri batıda olmak üzere iki merdivenli yol ile buraya ulaşılmaktadır. Doğudaki yol hayli geniş, moloz taşlarla döşenmiş ve aralıklarla yapılan kapılarla tutulmuştur. Bu kapılardan biraz önce söz etmiştik.

Kalenin kuzeyinde kayalara oyulmuş, tamamen gizli ama şimdi tabii yıkılmalar sonucu kısmen ortaya çıkmış iki merdivenli yol bulunmaktadır. Normal yollarla kaleye su çıkarılamadığı dönemlerde kale sakinleri bu merdivenli yollarla Dicle'den su ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Bu merdivenlerdeki tabii yıkılmalara bakılırsa antik dönemlere ait olabileceği ihtimali akla geliyor.

Kaleden daha yüksek mevkilerde yer alan membalardan zaman zaman yerlere toprak künkler yerleştirilerek; zaman zaman da kayalar oyularak su, kaleye ulaştırılmıştır. Kalenin dikkat çeken bir özelliği de; buraya gerek Eyyubiler, gerekse Artuklular döneminde kaynak suyu çıkarılmış olmasıdır.

Uzundere Köyü'ne gidilirken kalenin bir km. ilerisinde yolun sağındaki kayalarda oyulan su yollarının izleri açık bir şekilde görülmektedir. Yıkılmayan yerler incelendiğinde; kayalardaki bu su yollarının tamamen gizli olduğu anlaşılmaktadır. Sular cazibe ile kalenin kuzeyinde yer alan büyük havuza (depoya); oradan da açılan kanallarla kalenin her tarafına ulaştırılmıştır.

Artuklular döneminde hangi hükümdarın kaleye su çıkardığını bilemiyoruz. Buna karşılık Eyyubilerden Küçük Sarayı yapan Muciruddin Muhammed'in 1328 yılında kaleye su çıkardığını kaynaklardan öğreniyoruz. Hatta kalede bu tarihten sonra ağaçların ve ekinlerin ekildiğinden bahsedilmektedir.  Kaledeki Ulu Cami güneyinde, 100 metre ilerde hamama benzeyen yapılar mevcuttur. Bu da kaleye bol miktarda suyun çıktığını göstermektedir. Hamamın bu günkü halinden daha sonraları kumaş dokuma atölyelerine dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır. Kalede yapılacak bir araştırmada, buna benzer bir çok kumaş dokuma atölyesi olduğu görülecektir.

Ulu Cami  güneyinde geniş bir meydan vardır. Meydanın doğusu Büyük Saray kalıntılarına kadar mezarlığa dönüştürülmüştür. Kaynaklardan bu mezarlıkların yerinde, kale kapısına bakan noktada Eyyubiler döneminde bir büyükçe Eyvan yapıldığı anlaşılıyor. Gerçekte bu mevkide büyük taşlarla yapılmış duvar kalıntılarına rastlanmaktadır. Kale, tabii kayalardan oluşmasına rağmen, her tarafında burç izine rastlanmaktadır. Şüphesiz bunların amacı, kaleyi düşman saldırılarından korumak değildir. Herhalde kale sakinlerini düşme tehlikesinden korumak için bu burçlar yapılmıştır.

Tarihlerde buranın silah zoru ile ele geçtiği yazılmıyor. Yalnız; Moğollar döneminde şehir gibi, kale de harap edilmiştir. Kuzeyi Dicle ile çevrili kalenin, diğer taraflarında derin yarıklar vardır. Kuzeyden geniş olan kale, güneye gittikçe daralmaktadır. Kaledeki evlerin çoğu, oyulmuş mağaralardan oluşuyor. Genellikle bir-iki odadan ibarettir. Bir kaç odadan ibaret geniş olanları da vardır. Büyük Saraya doğru giderken sağda bulunan Cami'u-l Harap'ta, sonradan oraya konduğu anlaşılan bir kitabe parçası vardır. Kısmen aşındığı için okunmuyor.

KÜÇÜK KALE: Halk arasında küçük kale olarak bilinen ve kalenin doğusunda yer alan kaya kütlesi bir zamanlar darphane olarak kullanılıyordu. Artukulular ve Eyyubiler döneminde burada paralar  basılmıştır. Bu paraların örnekleri özellikle Mardin müzesinde mevcuttur. Moğol harabiyetinden sonra Eyyubiler bir müddet burayı mesken olarak da kullanmışlardır. Buraya kale kapısı karşısındaki bir merdivenle çıkılıyordu. Merdiveni taşıyan kaya kütlesinin kısmen çökmesi ile bugün merdivenle darphaneye çıkmak mümkün değildir .  Darphanenin güneyi, sekiz metre genişliğinde, 10-12 metre derinliğinde oyulduğu için darphaneye çıkmak mümkün olmamaktadır .
Orada yaptığımız incelemede mesken olarak kullanılan evlere, su havuzuna, su kanallarına, sarnıçlara ve değişik amaçlarla kullanılan mağaralara rastladık. Ayrıca küçük kaleyi çevreleyen burç kalıntılarına da yer yer rastlanıyor . Özellikle kale zaman zaman da darphane  define arayıcılarının tahribatına uğruyor. Bir şeyler olduğu tahmin edilen her yer kazılmıştır .Kalenin, şehirdeki tarihi eserlerle birlikte koruma altına alınıp, tahribata son verilmesi gerekmektedir .

ŞEHİR: Kale dışında da geniş bir alanın iskan yeri olarak kullanıldığı bu günkü kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kaleyi doğudan baştan başa çevreleyen büyük yarık (Şa'bülkebir) Hasankeyf’ in en yoğun iskan yerlerinden olduğu hem tarihi kayıtlardan; hem de bol sayıdaki mağaralardan anlaşılıyor.

Küçük sarayın doğudaki penceresinden bakıldığında güneydoğu istikametine uzanan küçük yankın (Şa'büssağir) iki taraflı meskenlerle doludur. Yukarı doğru gittikçe yarık daralmakta bir noktada mağara evler sona ermektedir. Şehrin güneyinde yer a1an kaya kütlesinin şehre bakan cephesi de ev olarak kullanılan yüzlerce mağara ile doludur. Bu mağaralar silsilesi Salihiyye yolu üzerindeki şelale mevkiinden güneye doğru kıvrılarak uzanmaktadır .Burada da yüzlerce mağara ve terkedilmiş onlarca su değirmeni kalıntıları vardır .

Salihiye Bahçelerinin en doğusundaki kaya kütlesi zirvesinde iki kattan oluşan bir kaç odadan ibaret kral kızı sarayı vardır. Burasının zamanında seyir amacı ile kullanıldığı anlatılmaktadır . Salihiye bahçelerinin doğusunda yüzlerce mağara yapıları mevcuttur . Bunların arasında sosyal amaçlı kullanılan (han gibi) mağaralara da rastlanıyor.

Dicle'nin karşı kıyısında, Kure  köyünün bitişiğindeki bölgede iki üç katlı oldukları tespit edilen yapılar mevcuttur .

Ayrıca kalenin batı ve güneyini çevreleyen yarıklarda da yoğun olmasa da mesken amaçlı bir çok mağaraya rastlanıyor.  Şehrin iskan edilen yerleri şüphesiz bu kayalara oyulmuş evlerden (mağaralar) ibaret değildir. Şimdiki mevcut şehrin tümü orta çağda da iskan yeri olarak kullanılıyordu. Hatta şehir merkezinden bir iki Km doğusuna kadar, oradan nehre ininceye kadar geniş bir alanın mesken olarak kullanıldığı bu günkü izlerden anlaşılıyor .

Kaleye su çıkaran Artuklu ve Eyyubiler şehre de kanallar vasıtası ile su getirmişlerdir . Şehre gelen su kanallarından biri ''Ziha'' vadisinden geliyordu. Muhtemelen şimdi Salihiye bahçelerini sulayan membadan ve bu gün kullanılan kanallarla şehre su taşınıyordu. Diğeri ise Akyar (Mervani) Köyü yakınlarından başlayarak Üçyol köyü boğazı batı yakasından döşenen künkler vasıtası ile şehre su getiri1miştir .

Şehrin böylesine geniş bir alana sahip olmasına karşılık şehri koruyan surların iç kısımda kaldığı görülüyor .Bu gün Salihiye bahçelerinin batı köşesi hizasından aşağıya doğru uzanan sur ka1ıntıları görülüyor .Bu surların 150 m. kadar aşağı  doğru uzadıktan sonra bahçelerin altından doğuya doğru kıvrılarak bu günkü belediye lojmanları hizasında nehre doğru yeniden kırılarak Dicle'ye  kadar indikleri yer yer mevcut olan kalıntılardan anlaşılıyor.

Surların bu günkü kalınlığına bakılırsa şehri korumada zayıf kaldıkları söylenebilir . Ayrıca surların içindekiler kadar dışında da iskan alanı olması Hasankeyf’in orta çağda devamlı büyüdüğünü ve geliştiğini göstermektedir . Şüphesiz bu kadar geniş alana kurulu bir şehrin, belki de yüz binlere ulaşan nüfusun ihtiyaçlarını  karşılayacak sosyal yapılarının da olması gerekiyordu.

Yukarda bahsettiğimiz yapılar dışında bir çok cami, mescit, medrese, külliye, hanlar ve çarşılar vardı. 14. ve 15. asırlarda Hasankeyf’teki çarşıların ticari mal1arla dolu olduğu o dönemin seyyahların ifadelerinden anlaşılıyor . Gayrimüs1imlere ait bazı yapıların da (kilise kalıntılarının) mevcudiyeti Hasankeyf’te Müslümanlarla Hıristiyanların iç içe yaşadıklarını gösteriyor .

El Rızk Camii'nin 100 m kadar doğusunda evlerin arasında bulunan kilise kalıntısı bunlardan bir tanesidir. Ayrıca Sultan Süleyman Camii'nden küçük yarığa ulaşınca solda gayrimüslimlere ait kaya mezarları da vardır .
Dicle kenarındaki El Rızk Camii yanından Sultan Süleyman Camii civarına oradan da doğuya doğru uzanan bir yer altı tüneli oldu söyleniyor. Ancak bu tünelin ağzı tamamen kapalı olduğundan buraya girmek mümkün olmamıştır .

Hasankeyf, Bağdat'a kadar akıp giden Dicle nehrinin kenarında olması şehre ticari açıdan önemli bir avantaj sağlamıştır .Ticari mallar nehir yolu ile güneye ulaştırılarak satılıyor karşılığında alınan mallar Hasankeyf’e getiriliyordu.

Hasankeyf, geniş iskan alanı, yoğun nüfusu ve korunaklı kalesi ile ortaçağın önemli şehirlerinden biri idi. 1524’ de tamamen Osmanlıların eline geçtiğinde hâlâ böyle büyük olduğundan, sancak merkezi yapılmıştır. O zaman Hasankeyf sancağına Siirt, Erzen, Beşiri, Tûr (Midyat) bağlanmıştır.

19. asrın ortalarında ise Diyarbakır Sancağı'na bağlı bir kazaya dönüştürülmüş, Osmanlının son dönemlerinde de Midyat kazasına bağlı bir kasaba haline gelmiştir. Bu da Hasankeyf’in Osmanlılar döneminde gittikçe önemini kaybettiğini göstermektedir.

Hasankeyf’teki mağara evleri çok farklı özellikler arz etmektedir. Çoğunluğu sade ve bir- iki odalıdır .Özellikle yüksek yamaçlardaki mağara1arın bazılarınn iki katlı ( dubleks ) hatta üç katlı (tripleks) olanlarına rastlanıyor.

Hasankeyf’in dışında da tarihi özellik arz eden mevkiler ve eserler vardır. Karaköy Köyü eski yaya yolu üzerindeki ''Ziha'' vadisinde Hasankeyf’e 2-3 km uzaklıkta 12 mihraplı Mescid-i Ali diye bilinen bir mağara vardır .İbadet mekanının ön cephesinde büyükçe bir mihrabın sağında ve solunda küçük mihrapçıklar vardır .Bu mihraplarda Şii inancında büyük yer tutan on iki imamın adı yazılmıştır .

Kaynak:http://www.hasankeyf.gov.tr/
Kaynak:http://hasankeyf.itgo.com/bilgiler.html

Batman Gergüş Tarihi


   "Gercüş yöresindeki yerleşim yerlerine bakıldığında, genellikle ya kurucusunun ya yörede hüküm süren devletlerin hükümdarları ile ordu komutanlarının yada yakınlarında bulunan ırmak, dağ ..... gibi coğrafi yerleri isim olarak almışlardır. Gercüş’ün de ismini bu şekilde almış olma olasılığı fazladır. Gercüş isminin menşei konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bu konu ile ilgili ulaşıla bilinen tek yazılı kaynak tarihte "Şügrin", "Selha" olarak geçen, bu gün Midyat’a bağlı bir köy olan Barış tepedeki bağlı bir köy olan Yakup Manastırı Tarihi adlı kitaptır. Yakup Manastırı Tarihine göre: M.S.400 Yıllarında Şügrin yöneticisi olan "KEFERGEVSON"un bazı insanları öldürmek istemesiyle halkta oluşan tepki sonucu Şügrin’i terk etmek(kovulmak) zorunda kalıp, bu günkü Gercüş’ün bulunduğu yere gelerek yerleştiğidir. Kefergevson olayı başka şekillerde de anlatılmaktadır. Buna göre M.S. 402 Yıllarında Roma, Pers ordularının yaptıkları savaşta ordu komutanı olan Kefergevson’un savaşta yenilmesi sonucu Gercüş’e sürgüne gönderildiğidir. Burada Roma-Pers tabirleri doğru değildir. Çünkü 395 yılında Roma imparatorluğunun ikiye bölünmesiyle doğu Bizans adını almıştır. Pers imparatorluğu ise M.Ö.550-331 Yılları arasında hüküm sürmüştür. Kefergevson olayı ise M.S. 400 Yıllarında gerçekleşmiştir. Bunun Bizans-Sasani olması gerekir. İster bazı insanları öldürmek istemesi sonucu köyden kovulan Kefergevson olsun, ister savaş alanında yenildiğinden dolayı sürgüne gönderilen Kefergevson olsun, Gercüş isminin Kafergevson’dan geldiği diğer rivayetlere göre daha ağır basmaktadır. Çünkü en azından bir yazılı kaynağa ve bu gün kullanılan ismiyle benzerlik göstermektedir. Gercüş isminin menşei üzerinde diğer bir rivayet ise "KEFERCEVS"tir. "KEFER" yer, "CEVS"; ceviz anlamında kullanılmış olup ceviz beldesi, cevizin yetiştiği yer anlamında kullanılmış olup ceviz beldesi, cevizin yetiştiği yer anlamında kullanılmaktadır. Bu rivayetle ilgili yazılı belge olmadığından doğrulamak yada yalanlamak pek mümkün değil. Bu da halk arasında konuşulan bir rivayettir. Gercüş isminin menşei konusu çoğu ansiklopedi ve broşürde "ŞAHMAR" olarak geçer. "ŞAHMAR" isminin geçtiği kaynaklarda, bu ismin zamanında Gercüş’ün, Diyarbakır Şam ticaret yolu üzerinde bulunmasından dolayı verildiği rivayet edilmektedir. "Şahmar" isminin ticaret yolu geçtiği için almış olması pek mantıklı değil. Çünkü ticaret yolunun geçtiği için verilmiş olsaydı, o zaman ticaretle ilgili bir ismin verilmesi daha mantıklı olurdu. ŞAH hükümdar, yöneten anlamında, MAR, yılan anlamında kullanılmaktadır. Buna göre "ŞAHMAR" yılanların hükümdarı, kralı anlamına gelir. Bu ismin ticaretle hiç bir alakası yoktur. "ŞAHMAR" Gercüş’te yaşayan ve iki kaya arasında sıkışarak ölen yılan efsanesinden gelmektedir. Bu ismin sadece bir rivayet ve halk arasında konuşulan bilgilerden ibarettir."[1]

"Gercüş’ün tarihi incelenirken bölgenin tarihi içerisinde ele almak ve değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla yörede var olan uygarlıkların tarihsel gelişim süreci içerisine Gercüş ilçesini de koyup değerlendirmek mümkündür. Gercüş Ovası, iklim, coğrafi konum, tarım ve su açısından insanlara bahşettiği nimetler sayesinde medeniyetin ilk temellerinin atıldığı yerlerden biridir. Gercüş’ün ne zaman inşa edildiği bilinmiyorsa da çevresindeki yerleşim yerlerinin tarihi M.Ö.7000 yıllarına kadar geriye gider. Yakup Manastırı Tarihine göre Kefergevson’un M.S.400 yıllarında Gercüş’e yerleştiği söylense de Gercüş’ün bu tarihten önce yerleşim yeri olarak kullanıldığı çevresindeki mağara ve alt geçitlerle sabittir. Bazı rivayetlere göre Gercüş’ün ilk kurulduğu yer M.Ö. 3000 yıllarında kurulan Gıre Tılhabate’dir. Gire Tıhabate’nin yanında Gercüş Ovasında kurulan diğer yerleşim yerlerine bakıldığında: Hisar kasabasının Güneyinde yer alan Höyük M.Ö.7000 yıllarında , Şarişe (Şerşe) M.Ö. 3000 yıllarında kurulmuştur. Ayrıca Kantardaki kaya resimleri Antalya Beldibi’ndeki mağara resimleri benzerlik göstermektedir. Antalya Beldibi’nin Kabataş Devrinden (M.Ö.10000-8000) kaldığı göz önünde tutulursa, bu kaya resimlerinin de Kabataş Devrinden kaldığı söylemek mümkündür. Gercüş’ünde içinde bulunduğu bölgeye ilişkin tarih öncesi döneme ait bilinen tek şey Hurri’lerin M.Ö.3000 yıllarından başlayarak yerleşmiş olduğudur. Hurri anayurdu, en geniş sınırlarıyla Fırat’ın kolu olan Habur Çayı ile Asi Irmakları arsıydı. Hurri’lerin M.Ö.3000 yıllarının sonlarında Subaru Boylarını da egemenlikleri altına alarak Kuzey Mezopotamya, Halep ve Suriye’ye yayıldıkları M.Ö.13. yüzyıla ait Asur kaynaklarında Nairi ülkelerinin batı bölümünde gösterilmiştir. M.Ö.7. yüzyıldan kalma Asur kaynaklarında da Şupriya adıyla söz edilir."[2]

"M.Ö.1240 yıllarından itibaren bölgeye egemen olan Asur devleti, Gercüş’ün de içinde bulunduğu yöreye M.Ö.744 yılında üstünlük kurdu. (Gercüş Ovasında yer alan Zorrava’ya adıl yörede bulunan Asurlara ait mühür ve tablet Mardin Müzesinde sergilenmektedir). Asurlar devleti, III. Salmanasar zamanında genişleme olanağı buldu. Kuzey ve Güney Mezopotamya. Suriye ve Filistin’e kadar yayılan Asur devleti tamamıyla yıkılınca Metler bölgeye tam anlamıyla egemen oldu. Orta Anadoluya kadar yayılmış olan Met Devletinin egemensizliğine Pers Devleti son verdi. Pers İmparatoru I. Daraios döneminde (522-485) yapılan yönetsel bölünmeyle imparatorluk, merkeziyetçi bir yapıya dönüştü. Bu bölünmeye göre İmparatorluk 23 Büyük Satraplığa (Askeri Valiliğe) ayrılırken, Gercüş’ün de içinde bulunduğu Yöre Büyük Satraplığa bağlandı. Bu Satraplığın sınırları Batıda Kilikya’dan, Doğudan Habur ırmağına, Kuzeyden Aras Sapraplığına ve Güneyden Mısıra dek uzanıyordu. Bölgeye hakim olan Büyük İskender’den sonra bölge toprakları için Roma ve Partlar karşı karşıya geldi. M.S. 63 yılında Romalıların bölgede hakimiyeti sağlayarak Part egemenliğine son verdikleri görülür. Roma İmparatorluğu, II. Yüzyılın sonlarında İran yaylasından gelen, Sasani askeri güçleri ile sık sık savaşmak zorunda kaldı. İki imparatorluk arasında yapılan mücadeleler sırasında bölge iki güç arasında sürekli el değiştirdi. Bölge, Roma dünyasının 395 te ikiye bölünmesiyle Bizans olarak tarihe geçen Doğu Roma İmparatorluğunun sınırları içinde kaldı. Bizans-Sasani mücadelesinde sahne olan bölge, 7. yüzyılın ikinci çeyreğinin sonlarında bu kez başka güçleri misafir etti: Arap-İslam Kuvvetleri Halife Ömer döneminde(634-644) bölgede başlayan İslam egemenliği dört halife dönemini izleyen Emeviler döneminde de devam etti. 750 yıllarında yıkılan, Emevi saltanatından sonra Abbasi ve onlardan sonra Hamdaniler’in egemenliği başladı. Hamdanilerin kendi aralarındaki hakimiyet mücadelesinden faydalanan Mervaniler (990-1096) bölgede egemenlik kurdular. Mervanilerin bölgeye hakim olduğu sıralarda, Malazgirt’te Bizans ordusu yenilmiş ve bu yenilgi gücü ortadan kalkmıştı. Selçuklu Devleti gücünün zirvesindeyken Mervaniler eski güçlerini yitirmişlerdi. Bu durumdan faydalanan Selçuklular Mervaniler’in egemenliğine son verdiler. Böylece Gercüş Selçuklular’ın egemenliğine geçti."[3]

"Anadoluda büyük toprak parçaları alınmasında ve Mervani egemenliğine son verilmesinde büyük rol oynayan Artuk Beyi, Fahr‘üd Devle’nin Melihşah’a şikayet etmesi sonucu sultan ile arası bozuldu. Sultanla arası bozulan Artuk bey, Suriye Selçuklu sultanı Tutuş’un hizmetine girdi. Tutuş’un emrindeyken yaptığı hizmetler karşılığında Kudis valiliği verildi. Artuk Beyin, 1091 yılında ölmesiyle birlikte yerine oğulları geçti. Artuk Beyin oğlu Sökmen Suriye Selçukluların adına Hasankeyf’e egemenlik kuran Musa’nın öldürülmesi ile Hasankeyf’i ele geçirdi. Böylece Hasankeyf Artuklu Devletinin temelleri atılmış oldu(1101-1132). Hasankeyf Artukluları’n dışında Mardin’den(1108-1408), Harput’a(1185-1233) yılları arasında Artuklular Hüküm sürmüşlerdir. Suriye, Mısır ve Yemen’de güçlü bir devlet kuran Eyyübiler, gerek Mardin gerekse Hasankeyf Artukluları ile ilişki içerisinde olmuşlardır. 1232 yılında Eyyübiler tarafından ortadan kaldırılan Hasankeyf Artukluları tarihçesinden silinmiş, olanların yerine Hasankeyf’te Eyyübiler dönemi başlamış oldu. Moğolların doğuyu istila etmesiyle bölgede Moğol-İlhanlı egemenliğini görmek mümkündür. Timur’un kazandığı başarılar bölgedeki devletlerin Timur’un egemenliğini kabul etmeğe zorladı. Timur’dan sonra bölgenin hakimiyeti için Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Eyyübi Devletinin mücadelesi baş gösterdi. İran yaylasında güçlü bir devlet kuran Safeviler XVI. yüzyılın başlarında bölgeye hakim oldular. Safeviler’in doğadaki faaliyetlerinden rahatsız olan Osmanlı Devleti doğu ile ilgilenmeye başladı. Anadolunun doğu toprakları için Safevi-Osmanlı mücadelesi başladı 1514 yılında Çaldıran savaşında Safevi güçlerini yenip Amasya’ya dönen Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi’yi doğu anadolu halkını Şah İsmail’e karşı ayaklandırmakla görevlendirdi. İdris-i Bitlisi’nin faaliyetleri sonucu halk Safeviler’e karşı direnç gösterdi ve 1517 yılında yıkılışına kadar bölgede Osmanlı Devleti dönemi başladı. XIX. yüzyılın başlarında Diyarbakır, Mardin sancağına bağlı Midyat kazasının bir nahiyesi olan Gercüş, 30 Mayıs 1926 yılında ilçe statüsünü kazanarak Mardin iline bağlandı. 16 Mayıs 1990 tarihine kadar Mardin iline bağlı bir ilçe olan Gercüş, bu tarihte bakanlar kurulunun aldığı kararla yeni bir il statüsü kazanan Batman’a bağlandı. Gercüş, halen Batman iline bağlı bir ilçe olarak teşkilatlanmadaki yerini almaktadır. 10 Mayıs 1926 yılına kadar Midyat ilçesine bağlı bir köy iken; bu tarihten sonra ilçe statüsüne kavuşmuştur. Gercüş adının ceviz memleketi anlamına geldiği sanılmaktadır. Önceleri Diyarbakır’dan Şam’a giden yol buradan geçtiği için eski adının Şahmar olduğu söylenmektedir. İlçeye bağlı Hisar, Arıca, Kırkat ve Yamanlar gibi tarihi millattan öncesine dayanan yerleşim yerleri mevcuttur. Tarihi ile ilgili fazlaca yazılı bilgi ve belge mevcut değildir. 18.07.1987 günü Batman’ın il olması ile birlikte Batman’a bağlanmıştır."[4]

"Nüfus sayım sonuçlarına göre; ilçe merkezi 8.200, Kasabalar ve Köyler toplam nüfusu 22.000’dir. Nüfus yılda ortalama %.0,703 artmaktadır. Toplam Kadın sayısı 15.767, toplam erkek sayısı 16.22’dir. Nüfusun azımsanamayacak bir bölümü ilçe dışında yaşamaktadır. Göç yönelimi önce il merkezine ve sonra Mersin, Adana ve Ege bölgesine doğrudur. Halkın büyük bir bölümü şafi mezhebine mensuptur. Hıristiyan vatandaşlarımız 20-30 yıl kadar önce ilçemizden ayrılmışlardır ve göç yönelimi Avrupa ülkelerine doğru olmuştur. Ortalama 40 yaşının üstü vatandaşlarımızın özellikle kırsalda yaşayanların Türkçe’yi konuşmakta zorlandıkları hatta azımsanamayacak bir bölümünün de konuşamadığı görülmektedir. İlçede Türkçe’nin yanında Kürtçe ve Arapça da konuşulmaktadır. İlçe Merkezinde medyan yaş 20’dir diğer ilçeler ve il merkezine göre daha yaşlı bir nüfusa sahiptir. Köylerde cinsiyetler arasında medyan yaş farkı oldukça az olup, köylerdeki erkek nüfusun yarısı 16, kadın nüfusun yarısı 17 yaşından gençtir.

 İlçe, Mardin-Midyat eşiği denilen 1100-1200 metre yükseklikteki dağların kuzey eteğinde, etrafı dağlarla çevrili 850 rakımlı bir platoda kuruludur. Güneyinde Midyat, kuzeyinde Hasankeyf, doğusunda Dargeçit, batısında Savur ve Bismil ilçeleri ile çevrilidir. İlçe merkezi Batman iline 59 km mesafededir. Yüzölçümü 1070 km2’dir. Nüfus yoğunluğu km2’ye 26 kişidir. Yıllık ortalama yağışlı gün sayısı 90 olup metrekareye ortalama kg yağış düşmektedir. İlçede karasal iklim hüküm sürmektedir. "[5]

 "Genel olarak ekonomi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Ancak sulanabilir alanların darlığı ve su kaynaklarının yetersizliği nedeni ile bu sektörlerdeki üretim günlük hane ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Üzüm, buğday, arpa, mercimek, nohut, sebze yetiştirilmektedir. Çeşitli iş kollarında 262 adet küçük esnaf mevcuttur. İşletme büyüklüklerine ulaşmış işyeri mevcut değildir. Sanayi kuruluşu bulunmamaktadır. Ortalama gelir seviyesi Türkiye ortalamasının çok altındadır. Nüfusun ciddi bir bölümü mevsimlik işçi olarak dışarı gitmektedir. Gercüş ilçesi, 1.062.400 dekar arazi varlığına sahiptir. Bunun 117.100 dekarı tarıma elverişli arazi, 762.725 dekarı tarıma elverişsiz arazi, 120.320 dekarı orman arazisi, 62.240 dekarı mezradır. Tarımsal faaliyetlerde kullanılan alan toplam arazinin %16.88’idir. 19.120 dekar alanda üzüm, 6.667 dekar alanda sebze, 39.500 dekar alanda buğday, 16.000 dekar alanda arpa, 16.000 dekar alanda mercimek, 110 dekar alanda pirinç yetiştirilmektedir. 1500 adet yerli 20 adet kültür ırkı olmak üzere toplam 1520 adet büyükbaş hayvan ve 2900 adet yük ve binek hayvanı; 7500 adet koyun, 10000 adet keçi olmak üzere toplam 17500 adet küçükbaş hayvan; 21000 adet tavuk, 3000 adet hindi, 2000 adet kaz-ördek olmak üzere toplam 26000 adet kümes hayvanı; 600 adet eski ve 850 adet yeni olmak üzere toplam 1450 adet arı kovanı bulunmaktadır.

Kaynak:http://www.batman.bel.tr/Content.aspx?Page=Gercus

Batman Beşiri Tarihi Yerleri Ve Eserleri

İlçemizin bir yerleşim birimi olarak tarihi M. Ö. 3000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Bu yıllarda Hurri kavimlerinin yerleştiği bu yöre daha sonra 1200 yıllarında Asur egemenliğinin altına girmiştir.

       Yaklaşık 1400 yıllık bir zaman içinde, sırasıyla Med, Pers, Makedonya, Part, Roma ve Bizans İmparatorlukları sınırları içinde kaldıktan sonra 1243 yılında Moğolların eline geçen yöre, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim’ in Çaldıran zaferi sonrasında Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisine dahil olmuştur.

       Cumhuriyet döneminde Kobin adıyla Siirt İlinin Garzan İlçesine bağlı küçük bir köy iken, 1926 yılında sel felaketi sonucu Diyarbakır İline bağlı Elmedine kazasının buraya taşınması ile Beşiri adını alarak Siirt İline bağlı İlçe durumuna gelmiştir. Daha sonra 18.05.1990 tarihinde Batman İline bağlı İlçe durumuna gelmiştir.

       İlçemiz Kuzey-Güney istikametinde dar ve uzun bir şerit halindeki Batman İlinin orta kısmında İl merkezinin doğusunda yer almaktadır. Doğuda Kurtalan, Güneyde Hasankeyf ve Gerçüş, Kuzeyde Kozluk İlçesi ve batıda Batman İli ile çevrilidir. İlçenin alanı 889 km2’ dir. İlçe merkezi 680 rakımlı olup, İl merkezine 16 km uzaklıktadır. İlçe genellikle düz bir arazide kurulmuş olup Batman İli ile arasında Kıradağı yer almaktadır.

       İklimi kışları yağışlı, sert ve soğuk, İlkbahar mevsimi kısa süreli, yazları ise kurak ve çok sıcak geçmektedir. İlçemizin tek akarsuyu olan Garzan çayı İlçemizi kuzey - güney istikametinde geçtikten sonra Dicle nehri ile birleşir.

Kaynak:http://www.besiri.gov.tr/default_B0.aspx?content=186

Bartın Amasra Kurucasile, Ulus Tarihi Eserleri

Kuşkayası Anıtı
Amasra - Bartın karayolu üzerinde, Amasra’ya 4 km uzaklıktaki Kuşkayası mevkisindedir.Roma İmparatoru T. Germanious Claudius zamanında Doğu Eyaletleri İnşa Ordusu Komutanlığı yaptıktan sonra yaşam boyu Bitinya -Pontus Valiliğine atanan Gaius Julius Aguilla tarafından M.S. 41-54 yıllarında yaptırılmıştır. Roma yol ağının bir parçası olan ve İmpa­ratorun anısına yaptırılan bu anıt; yufka kabartma tekniğiyle kayalara oyulmuş Kral heykeli ve Roma Hakimiyet Kartalı ile birbirini tamamlayan  iki  kitabe,  oturma  sedirleri ve kaya nişlerini kapsamaktadır. Anıta ait , Kral Heykeli ve Hakimiyet Kartalı’nın başları tahrip olmuştur. Birisi kral figürünü çevreleyen Niş’in üstünde, diğeri kabartmalardan uzakta ve batıda bulunan birbirini tamamlayan kitabelerde; “Devletlerarası barışın ve dostluğun anısına, İmparator Germanious’un yüceliği için G.J.Aguilla yaptırdı” ifadeleri bulunmaktadır.

Bedesten
M.S 1.yy sonunda veya 2.yy başında yapılmış olup büyük olasılıkla bir Roma basilique'i (Eyalet Meclisi Sarayı) dir. Roma hamamı, gymnasium olması ihtimalleri üzerinde durulmuştur. Fakat hamamlarda görülen hiç bir özelliğe sahip olmadığı gibi; Amasra'nın, tarihinin hiç bir devrinde bu büyüklükte bir gymnasium gerektirecek kültür merkezi niteliği kazanmadığı da açıktır. Buna karşılık Roma basilique' lilerinin genel çizgileri bu harabede görülebilmektedir: Formun bir köşesinde, " bir veya iki katlı, dikdörtgen konumlu: içinde mahkeme, borsa, yönetim bölümleri olan; bir cephesi sütunlarla desteğe alınmış; ortadaki daha geniş olmak üzere üç beş ya da yedi nef 'e ayrılan; Senat (Eyalet Merkezlerinde) mutlaka bulunan basilique tanımına, Amasra Bedesteni tıpatıp uymaktadır. 45 x 188 metrelik muazzam boyutları ile burasının bir basilique olduğu söylenebilir. (Örneğin, Roma'da Augustus zamanında tanımlanan bir basillique'in boyutları 45 x 101 di) Yapının, daha sonraları Bedesten adını alması da yine asıl işleviyle ilgilidir. Çünkü bu tür yapılar aynı zamanda ticaret işlerinin yürütüldüğü ve yönetildiği merkezlerdi.

Amasra Kalesi
Kale Çekiciler Çarsısının orada. Kale'nin tepesinden Amasra'yı panoromik görebilir, manzarayı seyrederken çayınızı içebilirsiniz. Bizans döneminde ünlü olan buradaki tapınak, Osmanlı zamanında uzun yıllar boş kalmış ve kendiliğinden yıkılmıştır. Döşeme mozaiklerini ve temellerini ise defineciler sökmüşlerdir. Yapılan bilimsel etüdler sonucunda burasının; bir narteks ile köşe oda ve apsidlereyer verilerek orta mekana Haç planı sağlanmış bir kilise olduğu açıklanmıştır. Büyükada'nın, Amasra 'dan 150-200 metre kadar açıkta ve her türlü havada kolayca gidilip gelinemeyecek bir durumda olması dikkate alınınca Büyükada kilisesinin yanındaki diğer binalarla bir külliye niteliğinde ve Manastır işlevinde olduğu muhakkaktı. Adanın güney-batı eteğinden başlayıp tepeye doğru devam eden kaya basamakları da buraya ulaşıyordu.


Kilise
Amasra Kilisesi M.S. 9. yüzyıl sonlarında inşa edilmiş bir Bizans kilisesidir. Küçük bir şapel planında olup narteks kısmı üç bölümlüdür. Özenli tuğla işçiliği ile yapılmış olan kilise 1460 tarihinde Fatih Sultan Mehmet`in Amasra`yıl almasından sonra camiye dönüştürülmüştür cami 1930 yılında ibadete kapatılmıştır.

Kemere Köprü
Amasra`daki Sormagir mahallesi ile Boztepe-Zindan Mahallesini birbirine bağlayan köprüdür eski zamanlarda köprünün altı çakıl taşları ile kaplı idi Amasra deniz temizliğinde köprünün altından deniz akımı sağlanmıştır köprüye ulaşım iki ayrı ufak geçit den geçilerek sağlanmaktadır köprü Roma döneminde yapılmıştır, köprü kenarları toprak kayması nedeni ile günümüzde restore edilmiştir.

Cenova Şatosu
Amasra Kalesinin iç kale olarak bilinen kesimidir. Cenovalıların bir saray (şato) haline getirdiği Kale içine, büyük liman tarafından basamaklı kaldırımla ulaşılan Cenova armalı bir ana kapıdan; kale içinde de yüksek bir burçla korunmaya alınmış şato kapısından girilmektedir. Kapıdaki armalarda; üstte Cenova, alttaki üçlüde solda Poggio (Galata Podestasının mensup olduğu, Liguryalı ailenin), ortada Cenova, sağda Malaspina (Asup olduğu ailenin) blazonları vardır.

Direkli Kaya
Amasra Küçük limanda bulunan Direkli Kayaların üst üste dizilmesi ile oluşturulmuş 7 metre boyunda tarihi kalıntılardan biridir uç kısmında kayanın içi oyularak yapılmış bir havuz göze çarpmaktadır bu havuz halk arasında Amasrist`in havuzu olarak bilinmektedir.

Kaynak:http://www.karadenizgezi.net/Bartin_Tarihi_Eserleri.htm

Balıkkesir Susurluk Gezilecek Yerler - Susurluk Tarihi Mekanlar

Termal turizm açısından önemli şehirlerimiz arasında olan Balıkesir, Susurluk ilçesinde de birçok kaplıca bulundurmaktadır.

Kısaca anlatacak olursak; İpekler Kaplıcası Susurluk ilçe merkezine 20 kilometre, Acı Maden Suyu Kaplıcası ilçe merkezine 1 kilometre, Yıldız Kaplıcası Susurluk-Balıkesir karayoluna 10 kilometre uzaklıktadır. Hepsinde termal oteller bulunmaktadır.

Susurluk Kaplıca suları; romatizma, nevralji, nevrit, polinevrit, felçler, kırık-çıkıklar ve kadın hastalıklarına iyi gelmektedir. Termal su ise sodyum bikarbonatlı, klorürlü ve radonludur. Susurluk Kaplıcaları'nda çamurlu sular da şifalı olarak bilinir. Sağlığınız için tatile çıkmayı planlıyorsanız, Susurluk Kaplıcaları'nda huzurlu ve şifalı günler geçirebilirsiniz. Termal oteller rahatsızlığınıza göre tedavi sürecinizi belirleyecek ve banyo süreleri ve saatlerini sizlere göre programlayacaktır.

Balıkesir'in termal su bakımından zengin olan bölgelerindeki termal otel fiyatlarını inceleyip rezervasyon yaptırabilirsiniz. Susurluk Kaplıcaları'nı tercih edebileceğiniz gibi; Emendere Kaplıcaları, Hisaralan Kaplıcaları, Güre Kaplıcaları ve Derman Kaplıcaları tercihleriniz arasında olabilir.


Susurluk adı şimdiki bulunduğu yerin sulak olması ve bol miktarda su sığırı yetiştirildiği için Susığırlığı diye bilinmektedir. Burası Karesi beyi olan İnebey vakfına ait iken İnebey’in torunları tarafından çiftlik haline getirilmiştir. Hacı Hatip oğullarının buraya yerleşmesiyle burası köy haline gelmiştir.


1877-
1878 Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra
Türkiye’ye göç eden Bulgar, Kafkas Türkleri ve
Türkmen ailelerin yerleştiği bir yer haline gelmiştir.

Çiftlik halindeyken, Bursa ve İstanbul gelip geçenlerin dinlenmesi amacıyla Yeniçeri Ocak elemanlarından Mustafa Çelebi tarafından bir Kervansaray’la ve Mescit yaptırılmış uzun yıllar Susurluk’a uğrayan yolcuların durak ve dinlenme yeri olmuştur.

Susurluk köy olduğu halde bulunduğu yerin öneminden dolayı 19. Y. Yıl ortalarında buraya Pazar kuruluşuna izin verilmiştir.

1892 yıllarında susurluk nahiye haline getirilmiştir. 34 yıl sonra 1926 yılında ise hane sayısının 1100 olması sebebiyle kaza teşkilatı kurulmuştur.

Susurluk’un bulunduğu bölge M.Ö. insan yerleşmelerine de sahne olmuştur. İlçe
Mizyalılar, Frigyalılar,
Lidyalılar,
İranlılar,
Romalılar ve
Bizanslılar yönetiminde de uzun yıllar kalmıştır.

Çevrede yapılan kaçak kazılar konusunda özellikle Frig ve Lidyalılara ait çok sayı da eser bulunduğu rivayet edilmektedir.

Susurluk
Kurtıuluş savaşı sırasında milli mücadeleye karşı çıkan Aznavur Ahmet ve Çerkez Ethem ile Milli kuvvetler arasında sert çatışmalar olmuş ve bu çatışmalar milli kuvvetlerin zaferiyle sonuçlanmıştır.

Kurtuluş savaşı sırasında yunan işgaline uğrayan şirin ilçemiz 5 Eylül 1922 günü düşman işgalinden kurtulmuştur. İlçemiz de her yıl 5 Eylül günü çeşitli etkinliklerle kurtuluş şenlikleri yapılmaktadır.

Susurluk günümüzdeki
İzmir İstanbul arası önemli dinlenme noktalarından biri olma özelliğini korumaktadır.

Susurluk tarihi ile ilgili daha ayrıntılı bilgi sahip olabilmek için ilçemiz çevresinde arkeologlar tarafından kazılar yapılarak daha detaylı bilgilere sahip olunabilecektir

Kaynak1:http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/susurluk

Kaynak2:http://susurluk.neredekal.com/gezilecek-yerler-tarihi-mekanlar/

Balıkkesir Sıldırgı Tarihçesi ve Tarihi Yerleri

İlçemizin tarihi çok eski yıllara dayanmaktadır. Sındırgı’nın şehir olarak kuruluşu 18.Yüzyılın sonlarında olmuştur. M.Ö. VI.ncı yüzyılda Persler, Lidya ve bütün Anadolu ile beraber   (Misya) denilen bu çevreyi de İran İmparatorluğuna katmışlardır. 200 yıl kadar İran egemenliği altında kalan bölge Bergama Krallığı ile birlikte Romalıların yönetimine geçmiş daha sonra, önce Bizans sonra Selçuklular tarafından ele geçirilerek idare edilmiştir. Karesi Beyliğinden sonra Osmanlı Egemenliği altına giren bölgeye gelen Çavdarlılar, Avşarlılar adlarını taşıyan Türkmen toplulukları, Sındırgı yöresine yerleşmişler ve Çavdarlı aşiretinden Halil Ağa’nın mezarı halen İlçemiz Karagür Köyü mezarlığındadır.
        Halil ağanın torunları aralarında anlaşamayarak kardeşlerden Şerif İstanbul’a gitmiş, saraya girmiş bir zaman sonra PAŞA ünvanını alarak Sındırgı’ya dönmüştür. Kocakonak Köyüne yerleşerek Sındırgı ’nın bulunduğu yeri kendisine koruluk ve çiftlik yapmıştır. Daha sonra bu yeri cazip görüp Midilli adasından getirttiği Rum ustalarına Koca Camii (Şerif Paşa Camii )’nin, yanındaki hamamı, (Kocahan) yaptırmıştır. Böylece şimdiki Sındırgı Koruköy adını alarak 1845 yılında köy haline gelmiştir. 1884 yılında Belediye kurulmuş, 1913 yılında Bigadiç’ten ayrılarak ilçe olmuştur.
       29 Haziran 1920 tarihinde Yunan işgaline uğrayan ilçenin halkı, canla başla mücadele ederek Rum Birliklerini (sindirmiş) (yıldırmış), sonuçta bir yerde barınamayacaklarını anlayan işgalciler bir çok yangın çıkardıktan sonra İlçeyi terk etmişlerdir.

        3 Eylül 1922’de işgalcilerden temizlenen SINDIRGI bu günü resmi kurtuluş günü kabul edip,her yıl coşku ile kutlamaktadır.

SINDIRGI

 Doğal güzellikleri ve yeraltı kaynaklarıyla Batı Anadolu'nun keşfedilmeyi bekleyen güzide ilçesi Sındırgı, Balıkesir iline bağlı olup, il merkezine 63 km, izmir'e 150 km, Akhisar'a   57   km,   Simav'a   87   km.

TARİHİ:

İlçemizin tarihi çok eski yıllara dayanmaktadır. Antik kaynaklar Balıkesir ve çevresini Misya (Mysia) olarak kaydetmektedir. Sındırgı tarihte Carsea ve Koruköy adlarını alan eski bir yerleşim alanıdır. Sındırgı'ya tarih sırasıyla Lidyalılar, Persler, Bergamalılar, İ.Ö. 129 yılında Romalılar, Bizanslılar 11. Yüzyılda da Selçuklular egemen oldular. Beylikler Döneminde Karesi Beyliği sınırları içerisinde kalan Sındırgı, 1323 yılında Osmalıların eline geçti.Bu bölgeye : Çavdar, Avşar, Yağcıbedir, Cepni, Karakeçili... yörükleri yerleştiler.

 SINDIRGI

VVith its natural beauty and rich underground resources, Sındırgı is a VVest Anatolian town vvaiting to be discovered. Sındırgı is located in the province of Balıkesir, 63 km from Balıkesir's centrum, 150 km from İzmir, 57 km from Akhisar and 87 km from Simav.
HİSTORY
Our tovvn's history goes back many ages. Ancient texts record Balıkesir and its surroundings as Misya (Mysia). Sındırgı takes its place in history under the names Carsae and Koruköy. Sındırgı has been home to a number of civilizations such as Lycia, Persia, Pergamum, Rome (129 B.C.), Byzantium, and the Selçuks around the 11lh century. During the ages of the Beys (lords), Sındırgı was under the control of the Karesi Beyliği (Karesi Lordship). İn 1323, Sındırgı was brought under the control of the Ottoman Empire, and the nomadic tribes of Çavdar, Avşar, Yağcıbedir, Cepni, Karakeçili... settled into Sındırgı.
_____________________________________________________________________

SINDIRGI KUVÂ-Yİ MİLLÎYESİ

Yunanlıların İzmir i işgal ermesi ve istiklâl Harbinin başlaması üzerine, Sındırgılar da bu kutsal mücadelede yer almışlar, vatan uğrunda malları ve canları ile seve seve gönüllü olarak hizmet etmişlerdir. ikinci Balıkesir Kongresinde Sındırgı ‘yı, Eşraftan Şatır-zâde Emin bey ile yine Eşraftan Zühtü Bey-zâde Mustafa Bey temsil etmişlerdir. Balıkesir ve cephelerdeki Kuvâ-yi Millîye masraflarının %4 ü Sındırgı 'nın vatansever evlatları tarafından karşılanmıştır. Dördüncü Balıkesir Kongresinde ise Sındırgı kazasını İbrahim Efendi ile Azmi Bey; Çorum nahiyesini Ali Bey; Gölcük nahiyesini ise Ömer Efendi temsil etmişlerdir. Soma Cephesine bir milli taburla katılan Sındırgı, ayrıca Karakaya Milli müfrezesini de cepheye göndermiştir. Sındırgılı Ahmet Süreyya (Örgeevren) Bey ise Ayvalık'ta cephe Kumandanlığı görevinde bulunmuştur.  Akhisar ın ilk işgali sonrasında, Akhisar ‘dan gelen muhacirlere de kucak açılarak, iaşeleri ve barınmaları sağlanmıştır. Sındırgılı öğret­men Kadir Balkan ise Varnalı İsmail Hakkı Bey'in kumandasında olmak üzere Ayvalık Cephesinde takım kumandanı olarak görev yapmış ve büyük Kahramanlıklar göstermiştir. Sındırgı Kuvâ-yi Milliye harekelinde yer alan diğer isimler ise şunlardır; Fakı hacı Sadık Efendi, Sabri Bey-zâde Azmi Bey, Hasan Ağa-zâde Emin Ağa, Fakı-zâde Emin Efendi, Şatır-zâde Azmi Bey, Mehmet Efendi-zâde Ali Reşad Bey, İsmail Ağa-zâde, Ali Bey, Kocakonaklı şükrü Bey, Mehmet bey oğlu, Şükrü Bey, Arif Bey-­zâde Sadık Bey, Ahmet bey oğlu Ömer Bey, Hüseyin oğlu emin bey, Kırkağaçlı Mehmet Efendi-zâde Ali Bey, Mehmet oğlu Saffet Bey, Bahaeddin Süleyman Efendi, Pehlivan-zâde Hacı Ethem Bey ve Nâki-zâde İbrahim- Bey Akhisar ve Soma cephelerinin çökmesi ve Sındırgı'nın 30 Haziran 1920 de işgal edilmesinden sonra pek çok Sındırgı lı Kuvâ-yi Milliyeci akıncı müfrezelerine katılarak yunanlılarla mücadeleler­ine devam etmişlerdir. Kasım Karaca ve Kasap Ziya bu müfrezelerde görev yapanlar arasındadırlar. Kuvâ-yi Millîye mensupların­dan Hasan Ağa-zâde Emin Ağa ile Hacı Musa-zâde Fevzi Efendi, yunanlılar tarafından esir edilerek Eyne adası hapishane­sine gönderilmişlerdir. iki yıllık, işgal acıları, İbrahim Ethem Beyin kumandasındaki Kuvâ-yi Milliye müfrezelerinin 3 Eylül 1922 Pazar günü sabah saatlerinde şehre girmesiyle son bulacaktır.

KOCA YAYLA MUHAREBESİ

28 Şubat 1922 tarihinde Bigadiç' in Alan Köyüne gelen İbrahim Ethem (Akıncı) Bey ve akıncı müfrezeleri, onikibin kişilik bir düş­man kolu tarafından Akdağ ve Alaçam dağlarında muhasaraya alındıklarını öğrenir. Bunun üzerine müfrezeler piyadeye çevrile­rek, bir kısmı başka bölgelere gönderilirler. İbrahim Ethem Bey, yanında Parti Mehmet Pehlivan Halil efe müfrezeleri olduğu halde ulus dağına çekilir. Düşman, muhasarasının burada daha da sıkılaşması üzerine, 10 Mart günü düşman muhasarasının yarılmasına ve Sındırgı istikametine geçilmesine karar verilir. Ortacaalan, Gelemeç (Armutlu) Adalı Çalı ve Karakaya istikametini takip ederek 12 Mart günü Eğridere köyüne gelirler. Burada daha fazla kalmayan müfrezeler, 16 Mart 1922 Perşembe günü yanık burun (Eğridere'ye bağlı Çorlu mahallesi)  mevkiindeki Yağcıbedir aşiretinden çorlu İsmail' in evine misafir olurlar. Ancak buraya geldikleri sırada, üzümcü (Şahinkaya köyü muhacir köyünde pusu kuran Yunan kuvvetleri ile Anzavur döküntüsü Sündüklü Davut çetesinin baskınına uğrarlar. 17 Mart'ı 18 Marta bağlayan gecenin sabahında gerçekleşen baskın sonucunda.  Kuva-yi Milliye müfrezelerin den Gördesli Mustafa Çavuş, Tekirdağlı, Hüseyin Çavuş, Gedizli Ziya, Kırkağaç lı Kadir Efe'nin eşi Fehime Hanım ve çocuğu ile yağcıbedirler den Tulların Hüseyin şehit olmuşlardır. Tulların-ın Hüseyin in oğlu Mehmet (Çoban) bacağın­dan yaralanmış; Emet Kaymakamı Besim Bey, Sındırgı lı Kâmil ve parti pehlivanın kayın biraderi Kamil de esir düşmüşlerdir. Düşmanda üçü aznavurcu Çerkez olmak üzere yedi ölü ve onüç yaralı vermiştir. Bu muharebeden sonra Halil Efe, eşi Makbule hanım ın aziz naşını bilinmeyen bir yere (Yunanlıların eline geçmemesi amacıyla) gizlice defnetmiş ve kabir yeri bir sır gibi saklanmıştır. Şehit Makbule hanımın mezar yerinin nerede olduğu konusu tam yetmiş sekiz yıl bir sır olarak kaldıktan sonra Haziran 2000 de zamanın Balıkesir Ordu Donatım Okulu Komutanı Sayın Tüm General Kâmil Erdal Sipahinin ve merhum İbrahim Ethem AKINCI nın oğlu Sayın Burhan Cahit AKINCI nın gayret ve teşvikleri ve Balıkesir Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi okutmanı Zekeriya ÖZDEMİR in çalışmaları sonucunda, harlak deresinde Derecatı mevkiinde bulunmuştur. Mezar yerinin tespitin de, Kocayayla müsademesinde bacağından yaralanmış olan ve halen sağ olan Çorlulu Mehmet Çoban ile aynı yerden Mahmut Altındağ ın ve Şahinkaya köyü Muhtarı Kemal Ağışın büyük yardımları olmuştur. Sındırgı Kaymakamlığı tararından basta Mücahit Makbule Hanım ve Kırkağaç ın İlyaslar köyünden Fehime Hanımın mezarları olmak üzere bütün şehitlerimizin mezarları yeniden yapılmıştır. Yine Sındırgı Kaymakamlığı tarafından, tüm Kuvâ-yi Milliyecilerimizin aziz hatıralarına atfen Kuvâ-yi Milliye Anıt parkı yapılmıştır.

          İbrahim Ethem Bey 1889 yılında Selanik'in Menlik kasabasında doğmuştur. Babası Ali Efendi, annesi Naile Hanım'dır. Dedesi, Kolağası Süleyman Ağa'dır. ilköğrenimini Alasonya' da, Rüşdiye tahsilini Serez' de tamamlamıştır. Bir ara vekil öğretmen olarak Selanik Öğretmen Mektebi'nde tarih öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra İstanbul'a gelerek Hukuk Mektebi'ni bitiren (Hukuk mektebinde okurken gazetecilik yapmış ve gönüllü olarak Hareket Ordusu'nda görev almıştır) İbrahim Ethem Bey, Balkan Harbi dolayısıyla ailesi ile birlikte Selanik'ten Balıkesir'e geçip Kocapınar köyüne iskân edilmiş, Balıkesir'in Şamlı ve Sındırgı'nın Çorum (Düvertepe) nahiyelerinde nahiye müdürü olarak görev yapmıştır.

          Memuriyetten istifa ederek Balıkesir'de avukatlık yapmaya başlayan İbrahim Ethem Bey, İzmir'in işgali üzerine Balıkesir Kuvâ-yi Millîyesinde hizmet etmeye başlamıştır.
         Soma cephesinin çökmesi ve Giresun (Savaştepe) muharebesinin kaybedilmesi üzerine   Susurluk,    Kirmastı   (Mustafa Kemalpaşa) yoluyla Bursa'ya gelir. Burada Kavalalı Şevki Bey'in yardımıyla Felemenk Valtakan Kumpanyası memuru diye bir vesika alarak, tüccar kılığında İstanbul'a geçer. Burada kısa sûre amcası Yüzbaşı Münir Bey'in yanında kaldıktan sonra Reşit Paşa vapuru ile İnebolu'ya ve oradan da Ankara'ya geçer. Ankara'da kısa bir süre için Dahiliye Vekâleti Kalem-i Mahsus'unda şifre kaleminde hizmet eder, Dahiliye Vekâleti'nin 25 Kasım 1920 tarihli yazısıyla, üçüncü sınıf maaşla Demirci Kaymakamlığına tayin edilir. Özellikle o bölgeyi iyi tanımasından dolayı bu göreve getirilen İbrahim Ethem  Bey, Ankara' daki görevinden ayrılarak, Eskişehir, Kütahya, Gördes ve Simav yoluyla Demirci'ye gelir.

         23 Ekim 1920'de Demirci'ye gelip kaymakamlık vazifesine başlayan İbrahim Ethem Bey, derhal idareyi ele alır Bu sırada Çerkez Ethem' den ayrılarak millî kuvvetlere katılan Parti Pehlivan ve Usturumcalı Halil Efe kuvvetleri akıncı müfrezelerine dönüştürülerek İbrahim Ethem Bey'in emrine verilirler.

         Yunanlıların bazı ileri harekâtları üzerine, 25 Mart 1921 'de Parti Pehlivan ve Halil Efe kumandalarında 30 kişiden meydana gelen akıncı müfrezelerine düşman içine akın emri verilir. İlk hedef düşmanın harita kollarıdır. Alınan emir üzerine 7 Nisan 1921 'de Gördes'in Kızıllar köyünde bulunan düşman harita kolu basılır.

         Yunanlılar büyük bir kuvvetle Kızıllar köyünü yakınca, Sındırgı, Bigadiç istikametine baskınlar yapılması için akıncı müfrezelerine emir verilir, İbrahim Ethem Bey kumandasında 20 Nisan 1921 Çarşamba günü 120 süvari ve 150 piyadeden meydana gelen Kuvâ-yi Millîye müfrezeleri, Bigadiç'teki Yunan birliklerini baskına uğratırlar.

        21 Nisan sabahına kadar süren çarpışma sonunda beş düşman öldürülür, çok mik­tarda erzak ve cephane ile bir de esir alınır.

         Akıncı müfrezelerinin faaliyetlerini arttır­ması üzerine, yunanlılar 21 Mayıs 1921 Cu­martesi günü, üç koldan iki top ve ikibin kişilik bir kuvvetle Gördes'e taarruz eder. Pek çok katliam yaptıktan sonra, kasabayı yakarak geri çekilir. Kaçan düşmanı takip eden Akıncı müfrezeleri Sındırgı'ya iki saat mesafede bulunan Kapanca köyü civarında düşmanı kıstırır. Yedi saat süren muharebe sonunda, ikisi subay 37 ölü ve elliye aşkın yaralı veren yunanlılar perişan bir halde Sındırgı' ya sığınır. Bigadiç ve Gördes'teki baskınlarda elde edilen başarı üzerine, Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey, 11 Temmuz 1921'de Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi Paşa tarafından "bir kıta harp madalyasıyla" taltif edilir. 6 Ağustos  1921'de Demirci'nin işgali üzerine dağlara çekilen akıncı müfrezeleri, 13 Ağustos 1921 Cumartesi günü Yağcı dağında kati mücahede kararı alıp, yemin ederler.

         Sakarya zaferinin etkisiyle İbrahim Ethem Bey, cephe gerisinde bulunan Gördes, Simav ve Demirci'de T.B.M.M' nin tek resmi temsilcisi olarak Demirci merkezli müstakil bir "Türk Livası" kurar. Burada derhal Milli Hükümet namına idareyi ele alan İbrahim Ethem Bey, 5 Eylül-11 Ekim 1921 tarihleri arasında Demirci, Gördes ve Simav'da müfrezeler ve iaşeleri için Müdafaa-i Hukuk idareleri oluşturur Telgraf hatlarını tamir ederek Mir Mustafa ile orduya ilk raporunu gönderir. Düşmanın büyük kuvvetler sevk etmesi üzerine 11 Ekim'den itibaren Demirci ve Simav yeniden tahliye edilerek Akdağ' a geçilir. Burada mücadele mın­tıkaları belirlenir ve yeniden akıncı müfrezeleri meydana getirile­rek aşağıda isimleri verilen Kuvâ-yi Millîyeciler, müfreze komutanlıklarına tayin edilirler.

 İBRAHİM ETHEM AKINCI

         İbrahim Ethem Bey-Demirci Kaymakamı, Akıncı Müfrezeleri Resisi; Parti Mehmet Pehlivan -11. Akıncı Müfrezeleri Kumandanı; Usturumcalı Halil Efe -12. Akıncı Müfrezeleri Kumandanı; Arap Ali Osman Efe -6. Akıncı Müfrezeleri Kumandanı; Arslan Efe -10. Akıncı Müfrezeleri Kumandanı; Balatlılı Hüseyin Çavuş -1. Gönüllü Müfrezeleri Kumandanı Külah Mehmet Efe -2. Gönüllü Müfrezeleri Kumandanı Hacı Veli -3. Gönüllü Müfrezeleri Ku­mandanı: Bakırlı Saçlı Mustafa Efe -4. Gönüllü Müfrezeleri Ku­mandanı. Bu müfrezeler Balıkesir, Bigadiç, Sındırgı, Balat (Dursunbeyj Kirmastı (Mustafa Kemalpaşa), Yenice, Kepsut, Simav, Demirci, Gördes, Salihli, Akhisar, Konakpınar, Kula, Eşme, Kırkağaç Soma ve Gelenbe bölgelerinde görev yapacaklardı.

            Cephe gerisinde kalan Akıncı müfrezeleri birbuçuk yıl içinde düş­manla defalarca çarpıştılar. Düşmanla defalarca çarpıştılar. Düşmana 787 ölü, 151 yaralı insan, 137 hayvan, 2 hafif makineli tüfek, 190 esir bıraktırdılar. Birçok telefon, telgraf ve posta irtibatlarını kestiler. Birçok köyleri ve kasabaları yağmadan ve yakılmaktan kurtardılar. Bulundukları çevrede Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti namına kurdukları idare mekanizmasıyla ve Akıncılar Töresiyle, halk üzerinde yunanlılara hakim bir Türk varlığı gösterdiler. Asayişi korudular, eşkıyalığı önlediler. Bu mücadelede kendileri ise 21 şehit, 2 esir ve 22 yaralı verdiler. Başkumandan Gazi Mustafa Kemâl Paşa 'nın Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nde yenip bilahare kumandanlarını esir ettiği düşman, bozgun halinde çekilmeye başlar. Kaçan düşmanı takip eden ve pek çok yerde ricat yollarım kesen İbrahim Ethem Bey kumandasındaki Akıncı müfrezeleri 3 Eylül'de Sındırgı' yı, 4 Eylül'de Bigadiç' i kurtararak süratle Balıkesir'e doğru ilerlemeye başlarlar. 6 Eylül günü müfrezelerle beraber Balıkesir'e giren İbrahim Ethem Bey hatıratında bu anı şu ibretli satırlarla anlatmaktadır: "Alaturka saat dokuzda Tepecik' ten hareket ettik, Ağır ağır gidiyorduk,

           Çayırhisar yanındaki çeşmeye geldiğimizde köy ahalisi önümüze çıktı. Ve bizi bir parça durdurdu. Zavallı ahali!... Ne yapacağını ve efradı ne ile memnun edeceğini bilemiyordu. Kadın, erkek, çoluk çocuk efrad karmakarışık olmuş, birbirinin boynuna sarılmış, mütemadi bir ağlayış devam ediyordu. Hareket için düdük çal­mağa mecbur oldum. Çayırhisar' dan hareket edince Balıkesir istikametinden pek büyük bir kalabalığın geldiğini gördüm.

           Bütün Balıkesir halkı istikbale çıkmıştı; kalabalık o derecede idi ki, geniş olan şose istiab edemiyor, ahali yol tarafındaki tarlalardan geliyor ve büyük bir toz, duman sütunu semaya yükseliyordu. Artık kalabalığa karışmış ve yola koyulmuştuk. Hiç bir şeyler anlaşılamıyor, yalnız herkeste gözyaşları görülüyordu. Yürümek mümkün değildi. Çünkü hayvanların önüne yatan ve hayvanların gözlerini öpen, süvarileri öpmek için çekip hayvandan indiren, hayvanatla karmakarışık bir hale vaziyete karşı bir şey yapmak mümkün değildi... Evet, yalnız ağlanıyordu. Bu cereyandan kimse kurtulamıyordu.

        Güç hâl ile yürümeğe başladık. Fakat ne mümkün! Gittikçe ka­labalık kesafet peyda ediyordu. Tekbir sedalarıyla şehre girdik. Ve Belediye önünde kurbanlar kesildikten, ahaliye nesayih yollu birkaç söz söyleyerek dua yapıldıktan sonra Belediye dairesine çıktık. Alelusul bazı merasimden sonra derhal işe başladık. Çünkü duracak ne vaktimiz, ne zamanımız vardı. En müsait mahal Belediye olduğundan burasını karargâh ittihaz ederek müfrezeler hanlara taksim ve asayiş Arslan Ağa müfrezesine tevdi olundu."

          Bundan sonra Batı Cephesi Kumandanlığı'na ve Dâhiliye Vekâleti'ne rapor yazarak asayişi temin eden İbrahim Ethem Bey, faaliyetini sürdürerek, Susurluk, Gönen, Balya, İvrindi, Havran ve Edremit'i de düşman işgalinden kurtarmıştır. Yakup Şevki Paşa kumandasındaki ikinci Ordu birliklerinin Balıkesir'e gelmesiyle bir­likte İbrahim Ethem Bey vazifesini tamamlayarak 30 Eylül 1922'den itibaren müfrezeleri terhis eder.

       Daha sonra Dahiliye Vekâleti'nin yazılarıyla önce Ayvalık'a, Demircililer' in istek ve ısrarları üzerine ise yeniden Demirci Kaymakamlığı'na tayin edilerek vazifesine başlar. Cumhuriyet döneminde Yozgat, Siirt, Balıkesir, Samsun, Malatya ve Muğla valiliklerinde bulunmuş, 15.07.1949 tarihinde emekli olmuştur. Emekliliğini müteakip Sındırgı'ya yerleşmiştir. Balıkesir Valiliği sırasında Bigadiç' i Sındırgı' yı ve Kızılçukur, Kayalıdere, Ortacaalan, Köseler ve Aşağı Devrek'i ziyaret ederek eski mücadele arkadaşlarıyla görüşürdü.

           Kırmızı şeritli istiklâl Madalyası olan İbrahim Ethem Bey 11 Mayıs 1950'de vefat etmiştir. Mezarı Sındırgı'dadır.

MÜCAHİT MAKBULE HANIM

       Gördes kızı Mücahid Makbule Hanım 1902 yılında Gördes'te dünyaya gelmiştir. Babası Ali ustalar sülalesinden Abdullah Efendi'dir. Kalabalık olan ailenin küçük bir çiftliği ve arazileri vardır. O zamanki her Gördesli kadın gibi Makbule Hanım da ata binmesini ve silah kullanmasını daha küçük yaşlarda öğrenmiştir. oniki yaşlarında iken babasını, kaybettiği için ağabeylerinin himayesinde büyümüştür.

        1921 yılında Usturumcalı Halil Efe ile evlenmiş iki ay sonra da kocasıyla beraber akıncı olarak dağlara çıkmıştır. Müfrezelerle beraber, Demirci, Gördes, Simav, Bigadiç ve Sındırgı dağlarında sürekli dolaşan ve çok cesur olan Makbule Hanım, müfrezeleri en ümitsiz zamanlarda cesaretlendirmiş, her yerde her müsademede kahramanca savaşmıştır.

          Düşmanla birkaç büyük muharebede bulunmuş, iki defa kocasıyla beraber pusuya düşmüş, fakat hiç bir zaman metanetini kaybetmemiş, telaş göstermemiştir.

        Güvemdere Muharebesinin kazanılmasın­da cesaret ve kahramanlığı ile büyük rol oynayan,   geri çekilen müfrezelerimizi cesaretlendirerek düşmana yeniden taar­ruz etmelerini sağlayan Makbule Hanım' hatıralarında İbrahim Ethem Bey şu şekilde tarif etmektedir.

        Kendisi siyah pantolon ve ceket ve uzun bir manto giyer, ayağında daima çizme ve başında da siyah başlık ve daima örtülü olup, yalnız gözleri meydanda bulunur. Kısa bir Japon filintası taşır ve düşmandan itinam olunmuş güzel bir doru ata biner ve daima müfrezenin dümdarı olarak kalırdı.

      Efradın çoğundan iyi ata biner, tehlike anında en evvel silahı eline almış görülürdü.
          Dağ hayatının sıkıntı, zorluk ve tehlikelerine ve bütün ısrarlarına rağmen asla kocasından ayrılmayan Makbule Hanım, 17 Mart '1922'de Akhisar-Sındırgı arasında Koca Yayla'da düşmanla girişilen bir çarpışma sonucu şehit olmuştur.

          Mezarı Koca Yayla 'da bulunan Mücahid Makbule Hanım'ın defin merasimini İbrahim Ethem Bey aşağıdaki satırlarla anlatır.

        "Defnederken bütün efrat çocuk gibi ağlıyordu. Nasıl ağlanmasın ki, sekiz ay dağlarda, karda, çamurda bizimle beraber gezmiş, yatmış ve düşmanla harp etmiş, kadın olmakla beraber mili istiklâl mücadelesinin muvaffakiyetle neticeleneceğine kanaat getirerek azım ve sebat ile erkeklere büyük bir numune ve medar-ı teşvik olmuş bir arkadaşı kara toprağa, kanlı elbiseleri, kanlı çizmeleriyle gömüyor ve zevci de mezarın başında kendinden geçmiş olduğu halde avazı çıktığı kadar feryad ederek, ağlıyordu.

       Nasıl ağlanmaz ki 22 yaşında dan genç Gördes kızımın gür ve kumral saçları başın­dan  ileri yere  uzanmış, zalimi düşman kurşununun akıttığı beyni bu uzun. saçlar üzerine bir nur gibi akmış, hayata doymak değil, hayatin zevkini henüz tatmağa başlamış ve görmüş, gözleri yarı açık, süzgün ve ağlar bir vaziyette.

         Bu ilahi manzara, bu levha-i hazin ve matem karşısında ağlamamak mümkün mü? Evvela Türklük Türk kadınlığı, saniyen, Gördes salisen ailesi, Makbule Hanım'la ne kadar iftihar etse sezadır.

Kaynak:http://www.sindirgi.bel.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=16&Itemid=31